Kategoriler
  • Güzel Ameller Büyük Sevaplar

    16,00  10,00 

    Mustafa Necati Bursalı, ‘Güzel Ameller Büyük Sevaplar’ eserinde imanı güçlendirecek güzel ameller ve öte dünyamıza zenginlikler sunacak amelleri akıcı üslubuyla bizlere anlatıyor.

  • Amellerin Fazileti

    8,05 

                                              Amellerin Fazileti  Havva Özkan
         Bir müslüman için imandan sonra salih amel gelir.Salih amelin ne olduğunu…

  • Nefis Terbiyesi Kalp Amelleri

    19,44  12,00 

    İhlas, Korku, Ümit, Rıza, Sabır, Şükür, Tefekkür, Tevekkül, Allah sevgisi, Nefis muhasebesi, Takva, Vera gibi anahtar kavramlar ışığında Müslüman’ın Allah’a kulluğunu daha da güzelleştirmesi için bilmesi ve yaşaması gereken, namaz gibi, oruç gibi farz olan ilimlerin…

  • Eyvah Demeden

    12,00  9,00 

    Eyvah Demeden
    Yayınevi: ERKAM YAYINLARI
    Yazar: Salih Zeki Meriç

    • Kitap Kağıdı
    • 2 Renk Baskı
    • Karton Kapak,13.5×19.5 cm

    Eyvah Demeden,SALİH ZEKİ MERİÇ

    Ön Söz

    Gerçek huzur, insanın Rabbini tanıması ile başlar. Rabbini tanımak ise insanın kendini tanıması ile olur. Nefsini bilmek bir manada insanın haddini bilmesidir. Kulluk şuuru farkında olma şuurudur. Yani kulun kendi sınırlarını bilmesi, hudûdullaha riayet etmesi demektir. Allah’ın kullarına merhameti ise yine kulların O’na olan itaati ile ilgilidir. İnsanı insan yapan bedeni özelliklerinden ziyâde mânevi durumu, ruh yapısı, kalp kıvamıdır. Allah, insanın şekline ve şemâline bakmaz. Mü’minin kalbine nazar eder ve kalp kıvamına göre değer verir.
    Âhiret, bu günden hazırlanılması gereken sonsuzluk yurdudur. Allah (c.c.)’ın huzuruna yüzü ak varabilmenin yolu da yine bu dünyadaki gayretimiz ölçüsünde Rabbimize kulluğumuzdan geçer.
    Rabbimiz, dünyada mühlet olarak verdiği ömrün hesabını ahiret âleminde soracak ve insanlar dünyadaki amellerine göre karşılık görecektir. O halde dünyada hayat sürdürmenin gayesi nedir? Dünya’nın görünen nimetleri biz kullar için neler ifade etmelidir?
    Dünyanın bütün hevesleri gelip geçici olduğu gibi, huzûru da vaat ettikleri de gelip geçicidir. İnsanın ruhlar aleminden başlayan serüveni; dünya hayatı, kabir hayatı ve ahiret hayatı olarak sonsuz bir yolculuğu içine alır. Bu sonsuz yolculuğa gönlü huzûra ermiş kullar olarak çıkmanın tek yolu ise Allah (c.c.)’a tam bir teslimiyettir. Bu teslimiyet kalbi, gönlü ve aklı O’nun zikri ile doldurmak, hayatı bir denge içerisinde yaşamakla mümkün olabilir.
    Mü’min, zamanı ganimet bilmeli. Rabbinin kendisine verdiği bir hediye olarak görmeli. Her gün yeniden başlamalı ve kulluk kıvamını gözden geçirmeli.
    Mü’minin, diline asla ‘keşke’ ifadesi gelmemeli. Mü’min geçmişini nakış nakış örmeli ve bir gergef gibi güzel amelleri ile süslemeli. Zîra ömür sermayesi her bir adımda tükenmekte ve kendisine tanınan mühlet sona ermektedir. Küçük kıyamet kopmadan son nefes endişesi ile bir hayat sürdürmeli.
    Eyvah dememek için;
    Kalbi uyanık, gönlü duru, amelleri saf ve temiz bir insan olmalı. Mü’min, hayatının her anında Allah demeli. Allah İsm-i Âzamını kalbinden diline, dilinden fikrine, fikrinden de bütün hayatına teşmil etmeli. Allah İsm-i Şerîfini, gönlüne nakşetmeli, her adımda dili İsm-i Celil ile meşgul olmalıdır. Mü’min, kendi varlığından başlamak kaydı ile varlık âleminde şahit olduğu her şeye ibret nazarı ile bakmalı, tezekkürle tefekküre dalmalı.
    Mü’min, gönlü ilahi aşk ateşi ile yanan, yandıkça kavrulan bir kalbe sahip olmalı. Her dem yeniden dirilen, yeniden doğan ve aşk ile yeniden yola devam eden olmalıdır.
    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal, 2) ayet-i kerimesini fehvasınca, kalpler titremeli, iman lezzeti arttıkça artmalı.
    Elinizdeki bu eser, fâni dünyadan âhiret âlemine hazırlık yapan mü’min gönüllerin yapması gereken bazı hususları hatırlatmaktan ibarettir. Bu eserde bulunan yazılar, uzun bir zaman diliminde ruh dünyamızın imarı için kaleme alınan yazılardır.
    Kitabın içerisinde farklı konu başlıkları ve yazılar olmakla beraber asıl mevzuyu oluşturan, “ahirete hazırlık ve Mü’minlik hayatımızda ehemmiyet göstermemiz gereken birkaç husus” ele alınmıştır.
    Osmanlı Pâdişahlarından, Şâir Sultan Yavuz Sultan Selim’in şiirlerinde rastladığımız

    Pâdişâh-ı âlem olmak kuru bir kavga imiş,
    Bir Veli’ye bende olmak cümleden âlâ imiş
    Mısralarının da bize telkin ettiği, “her şey geçici, bâki olan Allah’tır” mefkûresinden hareketle, yegâne gâye; İlâhi rıza, o rızayı elde etmek için mü’minlik kıvamında bir hayattır. Âhiret hayatına hazırlık bu hazırlık için lazım olan Tasavvufî bir terbiyedir. Bu satırların yazılış gayesi bundan ibarettir.
    Şâire Tahsîne Hanım’ın güzel mısralarında farklı bir duygu haline gelen şu dizelerle Eyvah demeden Allah diyelim ve bu kitabın mahdud satırlarına Bismillah diyelim:
    Erler demine destur alalım
    Pervaneye bak ibret alalım
    Aşkın ateşine gel bir yanalım
    Pervaneye bak ibret alalım
    Devrana girip seyran edelim
    Eyvah demeden Allah diyelim
    Lâ ilâhe illallâh, Lâ ilâhe illallâh, Lâ ilâhe illallâh hu
    Günler geceler durmaz geçiyor
    Sermayen olan ömrün bitiyor
    Bülbüllere bak efgan ediyor
    Ey gonca açıl mevsim geçiyor
    Devrana girip seyran edelim
    Eyvah demeden Allah diyelim
    Lâ ilâhe illallâh, Lâ ilâhe illallâh, Lâ ilâhe illallâh hu
    Ey yolcu biraz sen dinle beni
    Kervan geçiyor sen kalma geri
    Yusuf denilen dünya güzeli
    Fethetti bugün kalbi saferi
    Salih Zeki Meriç
    Başakşehir/2014

  • Vaaz ve İrşad Dersleri

    18,64 

    Yararlı ilmin bazı alametleri vardır. Bunlar alimlerde zuhur eder. Bunlar güzel ahlak, güzel amellerdir. 
    Denilir ki: Allah bir kuluna ilim verdiği zaman onunla beraber hilm, tevazu, güzel huy ve esneklik verir. İşte yararlı ilim budur.

  • Hanımlar İçin Tefsir Dersleri

    35,00  18,50 

    Rabbimize hamd, bizler için üsve-i hasene (en güzel örnek] olarak içimizden seçip gönderdiği şanlı elçisi Hz. Muhammed (sav)’e, âline ve bütün ashabına salat ve selam olsun.
    Bütün insanlığın kurtuluşu için gönderilen yüce İslam insanlar arasındaki ırk, renk,…

  • ALTIN SİLSİLE (Ciltli)

    37,00  29,00 

    ALTIN SİLSİLE (Ciltli)
    Yayınevi: ERKAM YAYINLARI
    Yazar: Osman Nûri Topbaş

     

     

     

     


    ALTIN SİLSİLE (Ciltli)

     

    ÖNSÖZ

     

     

    İnsanoğlunu bütün mahlûkat içinde zirve teşkil edecek bir sûrette “ahsen-i takvîm” üzere yaratan, ona rûhun­dan üfleyerek ulvîliklere yükselme istîdâdı bahşeden, gönderdiği hidâyet rehberi kitap ve peygamberlerle bizleri hakka ve hayra istikâmetlendiren; peygamber vârisi âlim ve âriflerle de mânevî irşad silsilesinin kesintisiz devâmını lûtfeden Allah Teâlâ’ya sonsuz hamd ü senâlar olsun!

    Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi, enbiyânın serveri, âlemlere rahmet, emsalsiz örnek şahsiyet, bu cihanda en büyük rehberimiz, kıyâmet gününde ise şefâat melceimiz, Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya, O’nun pâk ehl-i beytine, ashâbına ve etbâına sonsuz salât ü selâmlar olsun!

    Yüce Zât’ını en çok “Rahmân” ve “Rahîm” isimleriyle bizlere tanıtan Rabbimiz, nihâyetsiz merhametinin bir eseri olarak, biz kullarıyla “dost” olmayı istiyor ve bizleri Dâru’s-Selâm’a / saâdet ve selâmet yurdu olan Cennet’e dâvet ediyor. Bu dâvetin icâbet şartı ise, Hakk’a dostluk ufkunda, takvâ üzere bir kulluk hayatı yaşayabilmek…

    Allâh’ın Habîbi r Efendimiz’in mübârek dilinde; “Refîk-ı A‘lâ / En Yüce Dost” diye ifâdesini bulan “Hakk’a vuslat” iştiyâkı, Allah ve Peygamber âşığı mü’minlerin de en büyük arzusu olagelmiştir.

    Bu cihanda, kimin daha güzel ameller işleyeceğinin imtihanını vermek üzere bulunuyoruz. Bu zâhirî gurbet âleminde, gerçek bir dostluğun gerektirdiği gibi Rabbimizle kalben ve rûhen beraber olabilmek, O’nu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamak ve dâimâ O’nun rızâsını aramak, en büyük kulluk edebimizdir. Öyle ki, ebedî âlemde Hakk’ın cemâline vuslatımız da, Hakk’a dostluğumuzun seviyesi nisbetinde gerçekleşecektir.

    Yani her iki cihandaki huzur ve saâdetimiz, Rabbimizle beraberliğimize bağlıdır. Dolayısıyla Hikem-i Atâiyye adlı eserde buyrulan:

    Yâ Rabbî! Sen’i bulan neyi kaybetti? Sen’i kaybeden neyi buldu?” hikmetini gönüllerimize nakşetmeli, kalplerimizin ancak Allâh’ı hatırlayıp anmakla huzûra kavuşacağını unutmamalıyız.

    Cenâb-ı Hak, her zaman ve mekânda bizimle beraberdir. Mühim olan, bizim ne kadar O’nunla beraber olduğumuzdur. Bir gönül, Allah ile beraberlik zirvesine ne nisbette yakınsa, ibadetleri de o nisbette seviye kazanır. Allah ile beraberlik şuuruyla yapılan küçücük bir amel, kıymet bakımından dağlar misâli bir hacim kazanırken, Hak’tan gâfil olarak yapılan amellerden ise bir hayır gelmez. Böyle gâfil bir gönlün kıldığı namaz ruhsuzdur, insanı fahşâ ve münkerden, yani edepsizlik ve günahlardan koruyamaz. Verdiği sadaka; riyâ ve ucub gibi nefsânî hesaplarla bulanık olduğundan, boşa çıkar. Ettiği duâlar ve işlediği ameller karşılıksız, yaptığı tevbe ise yeni bir tevbeye muhtaçtır. Bu sebeple Hakk’ın yüce dergâhına yol bulabilmek için evvelâ benlik perdesini aradan kaldırmak gerekir. Nitekim ârif gönüller; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan.” demişlerdir.

    Bu şuur, mü’mini dâimî bir “Maiyyet / Allah ile beraberlik” ufkuna ulaştıracak bir mânevî tekâmül / olgunlaşma ihtiyacını da zarurî kılmaktadır. Zira ham ve hantal bir gönülle mânevî zirvelere çıkılamaz. Kalbî kesâfet içinde, letâfet iklimlerine yol alınamaz. Bunun içindir ki Hak dostu ârifler nazarında insanın yaratılış gâyesi; “kesb-i kemâl ile seyr-i cemâle vuslat”tır, yani mânen olgunlaşmak sûretiyle Hakk’ın cemâlini müşâhede nîmetine kavuşabilmektir.

    Bu itibarla mânevî terbiye, yani menfîliklerden arınma ve rûhen tekâmül faaliyeti, bütün insanlığın ortak ihtiyacıdır. Zira canlılar içinde terbiyeye muhtaç olarak doğan tek varlık, insanoğludur.

    Cenâb-ı Hak, insanoğlunu akıl, idrak, iz’an ve vicdan gibi ulvî hasletlerle tezyîn ederek yaratmış olsa da, bunlar, hakka ve hayra ulaş­tırmada tek başına kâfî değildir. Nitekim Rabbimiz, bu nîmetlerin nasıl kullanılacağını bildirmek üzere bir de kitaplar ve peygamberler gön­dermiştir. Peygamberler, ilâhî kitaplardaki hakîkatleri bizzat kendi yaşayışları üzerinde şerh ve tefsîr ederek tebliğ eden, en büyük “insan terbiyecileri”dir.

    Peygamber Efendimiz r; zulüm, vahşet, haksızlık ve bâtıllara gömülmüş olan bir “câhiliye toplumu”nu ıslah ve terbiye ederek ondan, ahlâk, fazîlet ve medeniyette zirve bir “asr-ı saâdet toplumu” meydana getirmiştir. Böylece câhil ve cânî insanlar, kültürlü; vahşî kimseler, medenî; mücrim ve süflî karakterli kişiler, müttakî, yani Allah sevgisi ve korkusuyla yaşayan fevkalâde sâlih ve rikkat-i kalbiyye sahibi kimseler hâline gelmiştir.

    Bir insan düşünün ki, kız çocuğunu diri diri toprağa gömebile­cek kadar kalbi taşlaşmış ve vahşî tabiatlı… Sahip olduğu köleyi, herhangi bir maddî eşyâ gibi basit bir mal olarak telâkkî edip ona insanlık dışı muâmeleleri revâ görecek kadar zâlim!.. İşte bu kaba ve câhil insanlar, Allah Rasûlü’nün kalbî dokusundan hisse alıp nebevî terbiyeden geçtikten sonra, ilimde, ahlâkta, edepte, hulâsa insanlıkta bir “fazîletler medeniyeti” meydana getirdiler.

    Ruhlarda bu muazzam inkılâbın nasıl gerçekleştiğini tam olarak anlayabilmek için nebevî terbiye metodlarını yakından incelemek gerekir. Sahâbeyi sahâbe yapan, onların hâlis bir îman ile Peygamber sohbetinin feyz ve rûhâniyetinden nasîb almış olmalarıdır. Efendimiz r, ashâbını en çok “sohbet” ile yetiştirmiştir. Zira sohbet, yüz yüze ve sadır sadıra gerçekleşen bir eğitimdir. Bu eğitimde Efendimiz r’in söz, fiil ve takrirlerinin yanı sıra bir de, güzel yüzüyle birlikte dışına yansıyan, hissedilen fakat sözle ifâde edilemeyen “hâl”lerinin de mühim bir tesiri vardır.

    Sahâbe-i kirâm, sohbet yakınlığı içerisinde Efendimiz r’in mübârek sözlerinden istifâde ettiği gibi, O’nun bu nevî “hâl”lerinden de istîdatları nisbetinde istifâde etmişlerdir. Bu istifâ­de ise, sadırdan sadıra bir feyz akışıdır. Sohbet ve yakınlıktaki in‘ikâs ve insibağ neticesinde, Efendimiz r’in hâlleri ashâb-ı kirâma intikal etmiş, Efendimiz’le aynîleşme istikâmetinde muhtelif derecelerde nasipler almışlardır. İşte bu yüce nasipler, ehil kimseler vâsıtasıyla nesilden nesile aktarılarak zaman ve mekânlar üstü bir teselsül bereketine mazhar olmuştur.

    İlâhî hakîkatleri öğrenip tatbik etme hususunda nasıl ki peygamberlere ihtiyacımız zarurî ise, peygamberlerin fiilen ve zâhiren mevcut olmadığı zamanlarda da onların mânevî terbiye vazifesine istîdat ve iktidarları nisbetinde vekâlet eden irşâd ehli âlimler, ârifler, sâlih zâtlar ve Hak dostları bu vazifeyi sürdürmüşlerdir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:

    (Zâhir ve bâtınını ikmâl etmiş, ilmini irfan hâline getirmiş) âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” buyrulmuştur. (Ebû Dâ­vûd, İlim, 1)

    Hak dostu mürşid-i kâmiller de:

    Dînin zâhir ve bâtınını lâyıkıyla mezcederek şahsiyetlerine nakşetmiş; zühd ve takvâ yolunda kalben merhaleler katederek davranış mükemmelliği­ne ve “peygamber vârisliği” şerefine ermiş; idrak ve ihâtalarını her iki cihan ufkuna genişleterek îman lezzetine ve duygu derinliğine kavuşmuş; bütün gayretleri insanlığı kötü huylardan ve nefsin karanlık gayyâsından kurtararak güzel ahlâk zirvelerine ve mânevî olgunluk semâsına yükseltebilmek olan, ârif, sâlih ve kâmil mü’minlerdir.

    O mübârek zâtlar, nebevî irşad ve davranış mükemmelliğinin âdeta zamanla­r üstü temsilcileridir. Yani onlar, Hazret-i Peygamber ve ashâbını görme şerefine nâil olamayanlar için örnek alınacak, rehberliğine tâbî olunacak zirve şahsiyetlerdir. Onların, rahmet lisânıyla gönülleri ihyâ eden irşad ve nasihatleri de, esâsen nebevî menbâdan süzülüp gelen rûhâniyet şebnemleri mesâbesindedir. Yani onların tavsiye ve nasihatle­ri, Rasûlullah r’in sohbetlerinden akseden bir feyz tecellîsidir. O sohbetlerdeki mânevî istifâdenin merkezi, yine Peygamber Efendimiz r’dir. Zira Hak dostları, tıpkı nûrunu Güneş’ten alan Ay gibi, nebevî ahlâkın güzelliklerini yansıtan berrak bir ayna mevkiindedirler. Bunun içindir ki, onların hâl ve tavırlarını kalbî bir rikkat ve muhabbetle seyredenler, onların âleminde nebevî ahlâkın zarif tecellîlerini müşâhede ederler.

    Rabbimize nihâyetsiz hamd ü senâlar olsun ki, Rasûlullah r Efendimiz’in kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesi vazifesinin, mânevî verâset yoluyla nesilden nesile intikàli neticesinde 14 asır zarfında şekillenmiş olan “Altın Silsile”nin feyz ve rûhâniyetinden, bu âhir zamanda bizleri de müstefid kıldı.

    O mânevî teselsül bereketiyledir ki gönüller, asr-ı saâdetin gül râyihasını alabiliyor, o günden bugüne ulaşan rahmet esintilerinden feyiz-yâb olabiliyor. “Altın Silsile”, ilâhî kudretin asr-ı saâdetten bugüne kadar sadırlardan sadırlara âdeta görünmez bir muhabbet hattı çekerek lûtfettiği, mânevî bir enerji cereyânını ifâde ediyor. Sâlihlerle beraberliğin kazandırdığı zaman ve mekân üstü gönül vecdini, mânevî dirilik ve zindeliği dile getiriyor.

    İnsan idrâkinin, mücerred hakîkatleri kavramakta zorlandığı, çok açık bir gerçektir. İnsan, dâimâ müşahhas misallere, elle tutulup gözle görülebilen örneklere ihtiyaç duyar. Yine bunun içindir ki insan, mânevî hakîkatlerin, hâl ve davranışlarında hayat bulduğu örnek şahsiyetlere daha çok hayran olur, onları taklit ve takip eder.

    İşte “seyr u sülûk”lerini, yani mânevî terbiye yolculuklarını tamamladıktan sonra irşadla vazifelendirilen mürşid-i kâmil­lerin hayatları da, gerek kendi yetişme dönemleri, gerekse de müntesiplerini yetiştirme devreleri itibârıyla, örnek alınabilecek pek çok derslerle doludur. Onların ibretli kıssalarından hisse almak, hikmetli nasihatlerine gönül vermek, derûnî hâllerinin tefekküründe yoğunlaşmak, şüphesiz ki İslâm’ın zühd, ihsan, huşû, takvâ, rabbânîlik ve rûhâniyet cihetinin, kısacası gerçek “TASAVVUF”un da doğru bir şekilde kavranmasına büyük fayda sağlayacaktır.

    Zira gerçek tasavvuf, Rasûlullah r Efendimiz’in güzel ahlâkının ve ulvî hâllerinin, kıyâmete kadar gelecek asırlara ve nesillere aynı feyz ve rûhâniyetle intikàlini sağlayacak olan berrak bir gönül aynasıdır.

    Bu yönüyle elinizdeki eser, İslâm şahsiyetinin âdeta ete kemiğe büründüğü bir “insan-ı kâmil” modelini târif edebilmek yolunda mütevâzı, fakat mühim bir adımdan ibârettir.

    Yine bu eserde, en büyük örnek şahsiyetimiz Fahr-i Kâinât r Efendimiz’den başlamak üzere “Altın Silsile”nin halkalarını teşkil eden meşâyıh-ı kirâm efendilerimizin hayatlarına dâir kronolojik ve akademik bilgilerden ziyâde, herkes tarafından imkân nisbetinde örnek alınması gereken, irfânî, ahlâkî ve hikemî hususlara ağırlık vermeye gayret edildi.

    Eserdeki bütün feyz ve güzellikler, Peygamber Efendimiz r ve O’nun gerçek vârisleri olan ehlullâh’ın gönül âlemlerinden bizlere ulaşan ulvî akislerdir. Bizim vazifemiz, tıpkı peteğini bal ile doldurmak için sayısız çiçeklerin özlerini toplayan bir arı gayretiyle, bu hikmetleri derleyip siz kıymetli okuyucularımıza takdîm etmekten ibâret olmuştur.

    Bu vesîleyle eserimizde isimleri zikredilmiş ehlullâh’a hâli­sâne hürmet, muhabbet ve duâlarımızı arz ederiz. Yine bu eserin hazırlanmasında emeği geçen Dr. Murat Kaya, M. Akif Günay ve İ. Hakkı Uzun başta olmak üzere bütün akademisyen kardeşlerimize ve talebelerimize teşekkür eder, bu hizmetlerinin kendileri için bir sadaka-i câriye olmasını niyâz ederiz.

    Şunu da unutmamak gerekir ki Hak dostlarının hayat düsturları, bizler için âdeta yıldızlardaki ölçüler mesâbesin­dedir. Onların yaptıklarını tam olarak yapabilmek, herkesin kârı değildir. Fakat “Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, elde edilebilen kısmından da vazgeçmek gerekmez.” düstûrunca, “Onların hâllerine ne kadar yaklaşabilirsek kârdır.” mülâhazasıyla hareket etmeliyiz. Onların menkıbe ve nasihatlerini okurken yalnızca takdir ve hayranlık noktasında kalmayıp, bir adım daha ileri giderek, kendi hâlimizi onların aynasında seyretmeliyiz. Gördüğümüz noksanlıklarımızı telâfîye çalışmalı, hatâlarımızı tashih etmeli, varsa benzerliklerimizi o zirve şahsiyetlerin yüksek seviyesine çıkarabilme gayreti içine girmeliyiz.

    Ayrıca; “Sâlihlerin anıldığı yere rahmet iner.”1 buyrulmuştur. Fakat sâlih zâtların sadece dil ile anılmış olması, rahmet-i ilâhiyyenin kâmil mânâda tecellîsi için kâfî gelmez. Asıl bu anmakla birlikte, gönüllerde onlara benzeme arzusuyla bir gayret hâsıl olursa, işte o vakit lûtf-i ilâhî ve feyz-i nâ-mütenâhî tecellî eder.

    Bizler de eserimizde zikrettiğimiz ehlullah hazarâtının kıssa ve nasihatlerini böyle bir ruhla ve gönül gözüyle okuyabilirsek -inşâ­allah- o sonsuzluk kervanında bizim de bir yerimiz olur. Zira hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere:

    Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

    Bu beraberliğin en büyük delîli ise; hâl, tavır ve davranış benzerliği; hissiyat, fikriyat ve istikâmet beraberliğidir. Bu muhtevâda bir beraberliğe götürmeyen bir muhabbetin doğruluğu şüphelidir.

    Rabbimiz, kalplerimize sevdiklerinin sevgisini lûtfey­lesin! On­lar­la kalbî irtibâtımızı dâim kılsın! Onların gönül âlemlerinden sa­dır­larımıza bol bol feyz ve inşirah şebnemleri bahşeylesin! Sâlih­ler­le beraber yaşayıp yine onlarla beraber haşrolunmayı cümlemize na­sip ve müyesser eylesin…

    Âmîn!

     

    Osman Nûri TOPBAŞ

    2012

    Üsküdar

    1. 
    Ebû Nuaym, Hilye, VII, 285.

     


  • Erbaini İdrisiyye İdris Aleyhisselama İndirilen Kırk İsmi Şerif

    30,00  18,00 

    Erbaini İdrisiyye İdris Aleyhisselama İndirilen Kırk İsmi Şerif  kitabı cübbeli ahmet hocaefendi tarafından kaleme alınmış olup alanında en iyisidir.

    HER BİRİ İSM-İ AZAM KUVVETİNDE OLUP DÜNYA VE AHİRETLE İLGİLİ TÜM İSTEKLERİ EN SÜRATLİ ŞEKİLDE GERÇEKLEŞTİREN “ERBA’İN-İ İDRİSİYYE” – İDRİS (ALEYHİSSELAM)A İNDİRİLEN KIRK İSM-İ ŞERİF –

  • HAK DOSTLARINDAN HİKMETLER-1

    22,00  17,00 

    HAK DOSTLARINDAN HİKMETLER-1
    Yayınevi: ERKAM YAYINLARI
    Yazar: Osman Nûri Topbaş

    HAK DOSLARINDAN HİKMETLER 1

    ÖNSÖZ
    Bizleri, İslâm ve îman nîmetleriyle şereflendiren, hidâyet rehberimiz Kur’ân-ı Kerîm’e muhâtap kılma lûtfunda bulunan ve Kur’ân’ın fiilî tefsiri mâhiyetindeki Hazret-i Peygamber r Efendimiz’e ümmet olma bahtiyar­lığına erdiren Allah Teâlâ’ya sonsuz hamd ü senâlar olsun.
    Bu dünyada istikâmet ölçümüz, âhirette ise şefâat mel­ceimiz, âlemlere rahmet, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e, O’nun pâk ehl-i beytine ve ashâbına sonsuz salât ü selâm olsun!..
    İnsanın dünyâ ve ukbâ saâdeti, hayatında ruh ve beden âhengini temin edebilmesiyle mümkündür. Bedenin maddî gıdâya ihtiyacı olduğu gibi, rûhun da mânevî gıdâya ihtiyacı vardır. Rûhun en feyizli gıdâsı ise “hikmet”tir. Hikmet ehlinin söz ve davranışlarını tefekkür etmek, tıpkı bereketli nisan yağ­murlarının toprağa bahar aşısı yapması gibi, ruhların da âb-ı hayat katreleriyle ihyâ olmasına vesîledir.
    Bu hakîkati Hazret-i Ali t ne güzel ifâde buyurur:
    “Nükteli ve hikmetli söz ve davranışlarla ruhlarınızı dinlendirin. Zira bedenlerin yorulduğu gibi, ruhlar da yo­rulur.”
    “İnsanları, düşündürücü ve hikmetli sözlerle îkaz edin ki, kalpleri huzur bulsun.”
    Boş ve mâlâyânî sözler, insanı rûhâniyetten uzaklaştırır. Hikmetli sözler ise ruhlara huzur ve ferahlık verir. Gündelik hayatın med-cezirleri / iniş-çıkışları içinde bunalan akıl ve kalp, hikmetli sözlerle uyanır, huzur bulur, hakîkatlere karşı âgâh hâle gelir.
    Âyet-i kerîmede buyrulur:
    “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allâh’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve «hikmet»i öğreten bir Peygamber gön­dermekle Allah, mü’minlere büyük bir lûtufta bulunmuş­tur. Hâlbuki daha önce onlar, apaçık bir sapıklık içindey­diler.” (Âl-i İmrân, 164)
    Âyet-i kerîmeden de anlaşılacağı üzere, hikmete vukuf bakımından insanlığın zirvesinde yer alan peygamberlerin umûmî mânâda üç vazifesi vardır:
    1. Allâh’ın âyetlerinin tebliğ ve tatbiki, yani ilâhî emir ve nehiyleri beyân edip uygulamak.
    2. Tezkiye, yani insanların iç dünyasını mânevî kirlerden ve gaflete dûçâr edecek hâllerden arındırmak.
    Bunların neticesinde de;
    3. Kitap ve “hikmet”in tâlimi; yani kalpleri ilâhî hakîkatlere ve sırlara âşinâ kılmak…
    Kur’ân-ı Kerîm, kâinattaki bütün sır, hikmet ve hakîkatlerin kâmil bir manzûmesidir. Bütün gerçekler, onda birer nüve/öz hâlinde mevcuttur. O, mânâ derinliği nihâyetsiz bir kitaptır. Derinliğine inildikçe define çıkan kadîm ve bereketli bir toprak gibidir.
    Yani Kur’ân-ı Kerîm, tefekküründe derinleşildiği takdirde, baştan sona bir hikmetler sergisidir. Hikmet ise, bütün hâdise ve varlıklarda meknuz olan ilâhî mesajlar ve sırrî hakîkatlerdir. Dolayısıyla hikmetin mutlak menşei Allah Teâlâ’dır. Peygam­ber Efendimiz r’in bütün söz ve davranışları da, O’nun Hak Teâlâ’dan vahiy yoluyla telâkkî ettiği Kur’ân hikmetlerinin îzah ve şerhinden ibârettir.
    Rasûlullah r Efendimiz’deki ilâhî hikmetlere en yakından vâkıf olanlar, şüphesiz ki ashâb-ı kirâmdır. Nitekim Efendi­miz r;
    “Ashâbım yıldızlar gibidir…” buyurmuştur.1 Hikmet nazarıyla bakıldığında, Kur’ân-ı Kerîm’de “yıldızların üç husûsiyeti”nden bahsedildiği görülür:
    1) Semâyı tezyîn etmek:2 Her sahâbî de, İslâm semâsında ve mü’minlerin gönül dünyasında ayrı bir güzellik sergi­lemiştir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de Muhâcirler ve Ensâr’ı medhetmiştir.3
    2) Şeytanları Taşlamak:4 Fizikî olarak bu taşlamanın na­sıl gerçekleştiği bizlere meçhuldür; bunun keyfiyetini Allah bilir. Fakat sahâbe-i kirâm da Kitap ve Sünnet’e ittibâ etmek, rûhânî bir hayat yaşamak ve yeryüzünde Allâh’ın şâhidi olmakla, dâimâ şeytanı taşlamışlardır.
    1. Mübârekfurî, Tuhfetü’l-Ahvezî, Kâhire, ts., X, 226, no: 3807; İbn-i Abdi’l- Berr, Câmiu Beyâni’l-İlm, II, 91.
    2. Bkz. Fussilet, 12.
    3. Bkz. et-Tevbe, 100.
    4. Bkz. el-Mülk, 5. 7
    3) Yol Göstermek:5 Yıldızlar, bulundukları mevkiler sâyesinde yön tespitinde ölçü teşkil ettikleri gibi, ashâb-ı kirâm da kıyâmete kadar gelecek olan bütün ümmete örnek hayatlarıyla rehberlik ederek, toplumları yanlış fikirlerden ve hurâfelerden kurtarmak için yol göstermektedirler.
    Cenâb-ı Hak tarafından Peygamber Efendimiz r’in mübârek kalbine bahşedilen hikmet, Efendimiz r’den sahâbe-i kirâma, onlardan da Hak dostlarına, kâmil mânâda intikal etmiştir. Peygamber vârisi olan Hak dostları da, nebevî hikmetlerin nûrunu zamanlara ve mekânlara yan­sıtan mücellâ aynalar mesâbesindedirler. Onlar, îkaz, irşad ve terbiyeye muhtaç olarak yaratılan insanoğluna, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz merhametinin bir tezâhürü olarak, bu ihti­yaçlarının kıyâmete kadar giderilmesi için lûtfedilmiş olan istîdatlı kullardır. Lâkin gerek peygamberler ve gerekse on­ların irşad vazifesini devam ettiren velî kullar, hacmine ve derinliğine lâyıkıyla vâkıf olunamayan bir okyanus gibidirler. Herkes o okyanusun derinliğine, istîdâdı nisbetinde dalabilir ve ondan nasiplenebilir.
    Bununla beraber, her fiilinde hikmet sahibi olan Cenâb-ı Hak, kâinattaki bütün varlıkları farklılık üzere yaratmış, kul­larına da maddî-mânevî, apayrı husûsiyetler lûtfetmiştir. Bu bakımdan, kâinatta hiç kimse ve hattâ hiçbir varlık için tam bir ikizlik söz konusu değildir. Zira birbirine mutlak sûrette eşit iki varlık yaratmak, onlardan birinin varlığını hikmetsiz kılardı. Allah Teâlâ ise böyle bir noksanlıktan münezzehtir. Dolayısıyla iki insan, maddî bakımdan ne kadar birbirine
    5. Bkz. el-En‘âm, 97.
    benzese de, gönül dünyası, tefekkür, tahassüs ve temâyülleri gibi sayısız husûsiyetleri bakımından mutlakâ birbirinden farklıdır.
    Aynı menbâdan, yani Kitap ve Sünnet’ten feyizlenen sa­yısız Hak dostu da, aynı ışığı rengârenk bir sûrette yansıtan bir kristalin farklı kesitleri gibi, mânâ âleminde nâil oldukları tecellîlerin tezâhürü bakımından farklılık arz ederler.
    Bu meyanda Cenâb-ı Hak, bâzı velî kullarını Şâh-ı Nak­şibend eyleyip mânevî tasarruf ve mârifetullah’ta eşsiz bir himmet deryâsı kılmış; kimini Mecnûn gibi aşk çöllerinde do­laştırmış; kimini hayret vâdilerinde gezdirmiş; kimini azamet-i ilâhiyye karşısında dilsiz kılarak sükût ve hâl lisânıyla irşâdın şi‘riyyeti içinde yaşatmış, kimini Yûnus Emre gibi aşk-ı ilâhî bülbülü kılmış, kimini de Hazret-i Mevlânâ gibi, dilinden hik­met incileri dökülen, bütün velîlerin sözcüsü mâhiyetinde, eş­siz bir mânâ deryâsı eylemiştir.
    Evliyâullâh’ın pek çoğu, hâl lisânına ilâveten, bir de söz­lü beyâna memur kılınmışlardır. Bu yüzden o Hak âşıkları, hikmetli sözleriyle, feyizli özleriyle, gönül eserleriyle; hakîkati arayan, Hakk’a teşne gönülleri asırlardan beri irşâd etmeye devam etmektedirler.
    Kıymetli okuyucularımız!
    Altınoluk mecmuamızda “Hak Dostlarından Hik­metler” üst başlığıyla yayınlanan yazılarımızın ilk bölümü olan bu nâçizâne eserimizde, biz de Hak dostlarının gönül âlemlerindeki hikmetler dergâhına bir tefekkür ziyaretinde bulunmayı arzu ettik. İlâhî imtihanlarla dolu fânî hayat yolcu­luğunda selâmetle yürüyebilmemiz için, Peygamber vârisi Hak dostlarının hikmetli îkaz ve nasihatleriyle gönüllerimizi yoğur­mak istedik. Tâ ki gönül dünyamız, “onların âlemi”ndeki gü­zellikleri yansıtan mücellâ ve musaffâ bir ayna hâline gelsin. Hâl ve davranışlarımıza Allah dostlarının gönül iklîminden fazîlet tecellîleri lûtfedilsin.
    Cenâb-ı Hak, bu dünyada sevdiklerinin yolunda yürü­meyi, râzı olduğu amellere muvaffak olabilmeyi, âhirette de sevip râzı olduğu kullarıyla haşrolunmayı cümlemize nasîb eylesin.
    Âmîn!..
    Osman Nûri TOPBAŞ
    Haziran 2013
    Üsküdar

     

  • Peygamber Efendimizin Şemaili

    2,00  2,01 

     
    Hadis-i Şeriflerden derlenerek yazılan bu kitap 2 kısımdan oluşmaktadır: Birinci kısımda yaratılmışların en güzeli olan Peygamber Efendimiz (a.s) ‘ın şekli ve şemaili anlatılmıştır. İkinci kısımda ise Peygamber Efendimiz (a.s) ’ın övülmüş…

  • Müslümanın Kendisiyle İmtihanında TASAVVUF

    0,00  4,00 

    Müslümanın Kendisiyle İmtihanında TASAVVUF
    Yayınevi: ERKAM YAYINLARI
    Yazar: Osman Nûri Topbaş

    Müslümanın Kendisiyle İmtihanında TASAVVUF

    • 18×11 cm
    • Kitap Kağıdı,167 Sayfa
    • Karton Kapak,4 Renk Baskı

     

    Tasavvuf; aşk ile yaşanan îman, vecd ile îfâ edilen ibadet ve şevk ile tatbik edilen davranış güzellikleridir. Yani nefsin ihtiraslarını bertarâf ederek, dîni, rûhâniyetine uygun bir sûrette yaşayabilme gayretidir.

    ***

    Tasavvuf; Kurʼân ve Sünnet’i duygu derinliği içinde, sır ve hikmetlerden nasîb alarak yaşamaktır. Kurʼân ve Sünnet’in dışına taşan her hâl, kāl ve davranış bâtıldır. Bu hakîkati ifâde etmek için de; “Pergelin sabit ayağı şerîattir.” denilmiştir.

    ***

    Tasavvuf; mârifetullah ikliminde mesafe katetme yoludur. Yoksa sadece dünyadan el-etek çekmek, sarık ve cübbeye bürünüp muayyen bir evrâd ve ezkârla iktifâ etmek değildir.

    ***

    Yûnus Emre Hazretleri, tasavvuf yoluna girip de onun usûl ve erkânına riâyet etmeyen ve hakîkat yolculuğunu yanlış telâkkî edenlerin durumlarına son derecede üzülmüş ve onları, yani müteşeyyihleri ve mukallit müridleri şöyle îkaz etmiştir:

    Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil,
    Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil!

    ***

    Dervişlik olaydı tâc ile hırka,
    Biz dahî alırdık otuza kırka…

    ***

    Büyük mutasavvıflar buyururlar ki:
    “Tasavvuf bir hâldir, ancak tadan bilir!..”

    ÖNSÖZ

    Biz âciz kullarını yoktan var eden, insanoğlunu bütün mahlûkat için­de zirve teşkil edecek bir sûrette “ahsen-i takvîm” üzere yaratan, ona rû­hundan üfleyerek ulvîliklere yükselme istîdâdı bahşeden, gönderdiği hidâyet rehberi kitap ve peygamberlerle bizleri hakka ve hayra istikâmetlendiren Allah Teâlâ’ya, sonsuz hamd ü senâlar olsun!
    Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi, Peygamberlerin Serveri, Âlemlere Rahmet, beşeriyete emsalsiz örnek şahsiyet, bu cihanda en büyük istikâmet rehberimiz, kıyâmet gününde ise şefâat melceimiz, Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya, O’nun pâk âilesine ve güzîde ashâbına sonsuz salât ü selâmlar olsun!
    Yüce dînimiz İslâm, bir inanç sistemi olduğu kadar, aynı zamanda bir hayat nizâmıdır. Dış dünyamızı ve zâhirimizi bir nizâma kavuşturduğu gibi, iç dünyamızı ve kalbî hayatımızı da tanzim eder.
    İslâm’ın hedeflediği “kâmil bir mü’min” olabilmek için, muhteşem dînimizi; şekil ve ruh, madde ve mânâ, zâhir ve bâtın bütünlüğüyle idrâk edip yaşamaya çalışmamız zarurîdir.
    Tasavvuf da, mü’minlerde bu bütünlüğün kazandıracağı olgunluğu hedefleyen, Rabbânî bir terbiye yolculuğudur.
    Kur’ân ve Sünnet’in tebliğ ve irşâdıyla dış dünyamızı tanzim ederken, kalplerimizi de yoğurup hamlıktan ve nâdanlıktan kurtararak kemâle ulaştıran bir eğitimdir.
    Yani tasavvuf; “kâmil bir müslüman” ve “tak­vâ ehli bir mü’min” şahsiyeti­nin inşâ edildiği, mâ­ne­vî bir müessesedir.
    Tasavvuf; Cenâb-ı Hakk’ı “mutmain bir nefs” ve “selîm bir kalp” ile idrâk etmek sûretiyle; ilmi irfâna, taklidi tahkîke, îmânı ihsan ufkuna yükselt­me gayretidir.
    Mâsivânın, yani Allah’tan uzaklaştıran her şeyin, nefsi cezbeden tuzaklarından takvâ zırhıyla korunarak, kalbi dâimâ “Allah ile” kılabilme hassâsiyetidir.
    Zira âyet-i kerîmede:
    وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ
    “…Nerede olursanız olun O (Allah) sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4) buyrulmaktadır.
    Tasavvuf; son nefesi îman selâmetiyle verebilmek için, bütün nefesleri, yani duygu ve düşüncelerle amelleri, Hakk’ın rızâsına göre tanzim edebilme mücâdelesidir.
    Tasavvuf; bir irfan mektebidir. Ki bu mektebin muallimleri, Rasûlullah Efendimiz’e vâris olmuş, Hak dostu ve ârif mürşid-i kâmillerdir. Onlar, nebevî ahlâk, irşad ve davranış güzelliklerinin, zamanlara yayılmış zirve temsilcileridir.
    Bu mâneviyat rehberlerinin en mühim vazifesi ise, kişiye nefsi­ni tanıtmak ve bir vicdan muhâsebesi hassâsiyetini kazandırmaktır. Böylece, imtihan olunmak üzere, hayra da şerre de meyledebilecek vasıfta yaratılan insanın, nefsânî temâyüllerini asgarîye indirerek, âzamî sûrette hakka ve hayra yönelmesini sağlamaktır. Bunun neticesinde ise ilâhî kudret ve azamet karşısında nefsin hiçlik, yokluk ve acziyetini idrâk ettirmektir. 
    Nitekim, Yaratıcı karşısındaki mevkiini idrâk etmek, haddini bilmek mâhiyetindeki kendini tanımakla başladığı içindir ki; 
    مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ
    “Nefsini bi­len, Rabbini bilir!” buyrulmuştur.
    İşte bu idrâke nâil olmak ise; nefsâniyetin bertarâfı, rûhâniyetin inkişâfı yolunda son nefese kadar devam edecek, sulhü olmayan, derûnî bir cihâdı gerekli kılar.
    Kul, nefs denilen sırlarla dolu bu kuvveti, ehil zâtların rehberli­ğinde birtakım disiplinlerle terbiye etmelidir. Böylece onu, Hak yolcu­lu­ğunun en güçlü terakkî/ilerleme vâsıtası hâline getirmelidir. İlâhî kudret nakışları ve azamet tecellîlerinin tefekküründe derinleşerek gönül dünyasını ilâhî hikmetlerle müzeyyen hâle getirmelidir.
    Hak dostlarından Ebû’l-Hasan Harakànî Hazretleri; “Sulh bütün halkla, cenk ise nefisledir.” buyurarak halkla iyi geçinmenin ve Hakk’a yaklaşmanın en güzel yolunu ifâde etmişlerdir.
    Bu yönüyle de tasavvuf, ferdiyetçiliği, hod­gâm­lı­ğı, nefs plânında yaşamayı reddedip, diğergâm, fe­da­kâr, gayret-i dîniyye sahibi, hizmet ehli bir mü’min olmayı tâlim ve telkin eder.
    Yani tasavvuf; “Müslümanın Kendisiyle İm­ti­hanı”nda, nefsindeki menfîlikleri bertaraf etme ve kendini aşma gayretidir. Gönülleri, bütün mahlûkâtın, içinde huzur bulduğu bir rahmet der­gâ­hı kılarak; insanı, elinden, dilinden, hâlinden ve kàlinden istifâde edilen, hayırlı bir insan, yani “kâmil bir mü’min” kılabilme cehdidir.
    En mühimi de tasavvuf; hayatı baştan sona, Pey­gamber Efendimiz’in yaşadığı gibi, îtidâl, mu­vâzene ve istikâmet üzere yaşayabil­me azmidir. Zira O, ideal bir rehber ve emsalsiz bir örnek şahsiyet olarak, Cenâb-ı Hakk’ın beşeriyete en müstesnâ armağanıdır. Rasûlullah r Efendimiz’in bütün hâl ve davranışları, ashâb-ı kirâm tarafından müşâhede ve ifâde edilerek bize kadar intikal ettirilmiştir. Yüce Rabbimiz’in Kur’ân-ı Kerîm’i, bir harfi bile tahrife uğramaksızın devam ettirmesi gibi büyük bir lûtuf olan Peygamber Efendimiz’in bütün davranışları da, kâmil bir insan olabilmek için ölçü alınması gereken en müstesnâ hazinedir. Zira Yüce Rabbimiz, âyet-i kerîmede:
    مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ
    “Kim Rasûl’e itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur.” (en-Nisâ, 80) buyurmuştur. 
    İşte tasavvuf da:
    “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfi muk­tezâsın­ca, hayatın her safhasında Allah Rasûlü’yle fikriyat ve hissiyat, hâl ve fiil beraberliği içinde olabilme, zâhiren ve bâtınen Peygamber Efendimiz’e -istîdâdımız nisbetinde- benzeyebilme gayretidir.
    Uzun asırlar boyunca bu ölçülerle hayat sürmüş olan milletimi­zin, her ferdini “Mehmetçik” yani “Küçük bir Muhammed” olarak isimlendirmiş olması da, bu anlayışın bir neticesidir.
    Çünkü İslâm’ın özü olan tasavvuf; Allah Ra­sû­lü’nün kalbî hayatını, kalbimize nakşedebilme, O’nun gönül dokusundan hisse alabilme, O’nun ahlâkıyla ahlâklanma, şahsiyetimizi O’nun haslet ve vasıflarıyla tezyîn edebilme eğitimidir.
    Velhâsıl tasavvuf; Kur’ân ve Sünnet’i kalbî derinlikle idrâk edip aşk ve vecd içinde yaşama gayretinden ibârettir.
    Fakat günümüzde her sahada olduğu gibi, tasavvuf mevzuunda da akılları karıştıran, gönülleri bulandıran pek çok mesele karşımıza çıkıyor:
    Bir tarafta İslâm tasavvufunu bütünüyle reddeden aşırılıklar; bir tarafta ise tasavvuf adı altında birtakım yanlışlıklar ve bunların muta­assıbâne taraftarları olan câhiller… Yani ifrattakiler, tefrittekiler… Tasavvuf çerçevesi içine sokulmak istenen ve şerîati göz ardı eden bid’at davranışlar, bâtıl telâkkîler…
    Sâlih amellerde bulunmadan, Allah yolunda bir gayret göster­meden, çile çekmeden, haramlardan korunmadan; ebedî kurtuluş için tasavvufî bir kisve altında birtakım hayal ve beklentilere kapılanlar… 
    Sâlih ve sâdık zâtların hâliyle hâllenmeden, sırf kuru bir muhab­bet iddiâsıyla; “falan zât benim elimden tutar, o beni kurtarır” gibi nefsânî tuzaklara yem olanlar… Veya bağlandığı şahsa muhabbette ileri giderek onu putlaştırmaya kalkışanlar… Peygamberlerde bile “zelle” denilen gayr-i irâdî hatâ varken, böyle insanların sözlerini, âyet ve hadîslerle mîzân etmeden, körü körüne kabûl edenler ve bu sûretle tasavvuf düşmanlarına sermâye olanlar…
    “…Sakın şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandır­masın!” (Lokmân, 33) îkâz-ı ilâhîsine kulak tıkayıp, tasavvufî üslûbun engin müsâmaha/hoşgörü iklîmini yanlış yorumlayarak, nefsânî bir kolaycılığı benimseyenler…
    Tasavvufî bir görünüşe bürünerek, resim ve fotoğraflarla mânevî arayışlara girenler, şer’î esaslara mugâyir olsa bile rüya ve ilhamlarla amel edenler… Asıl gâyeyi unutarak, keşif, kerâmet, zuhûrat ve sünûhat peşinde koşanlar vs…
    Diğer taraftan tasavvufu reddeden; râbıtayı, tevessülü, kabir ziyaretini yanlış telâkkîlerle şirk sayan tekfirci gürûh…
    Tasavvufa yöneltilen îtirazların temelinde ise umûmiyetle şu iki sebep dikkat çekmektedir:
    Birincisi; tasavvufun hakîkatinden uzak ve bîhaber kalmak…
    İkincisi ise; tasavvufun bâzı ehil olmayan, câ­hil­ler tarafından yanlış tatbik edilişini ön plâna çıkarıp bunu bütün tasavvuf erbâbına mâl etmek…
    Velhâsıl bugün pek çok bâtıl fikir ve telâkkî, maa­lesef zihinleri ve gönülleri bulandırıyor. 
    İşte bu noktada bâzı tasavvufî kavramların doğru bir muhtevâ ile yeniden târif edilmesi, yanlışların doğrulardan tekrar ayıklanması zarûreti hâsıl oluyor. Günümüzün umûmî manzarasını göz önüne aldığımızda, dînî duygularda makbul olan îtidâl, denge ve istikâmet ölçülerini ortaya koymak, mühim bir mes’ûliyet meselesi hâline gelmiş bulunuyor.
    Kıymetli okuyucularımız!
    Elinizdeki bu kitapçıkla, Altınoluk Dergimiz’de bir süredir neşredilen “Tasavvuf, Kur’ân ve Sünnet’le Kemâle Ermektir” adlı yazı serisini, yeni bir tasnifle, siz okuyucularımızın istifâdesine sunmuş bulunuyoruz.
    Bu mütevâzı eserde, İslâm tasavvufunun hayâtî lüzûmunu ifâde sadedinde, ilgili şer’î kıstaslara dikkat çekmeye çalıştık.
    Kul olarak Rabbimiz’le münâsebetlerimizin hangi kalbî kıvam­da olması gerektiğini tebârüz ettirme gayretinde bulunduk.
    Mânevî terbiye yolculuğuna çıkanların, rehberleri olan mürşid­leriyle münâsebetlerinin en sahih ölçülerini dile getirmeye çalıştık. Yine bu münâsebetlerde haddi aşan muhabbet ve bağlılıkların, insanı nasıl taassup ve taşkınlıklara sürükleyebildiğine, yani ayakların kaydı­ğı bâzı tehlikeli noktalara dâir îkazlarda bulunmaya gayret ettik.
    Velhâsıl; dînî duygularda muvâzenenin, mutlakâ şer’î ölçülere riâyet hassâsiyetini kazanmakla mümkün olduğu hakîkatini, tekrar tekrar ifâde etmeye çalıştık.
    Cenâb-ı Hak, muhteşem dînimizi doğru anlayıp râzı olduğu şekilde yaşamayı nasip ve müyesser eylesin. Hislerimizi, fikirleri­mizi, niyet ve amellerimizi rızâsıyla te’lif buyursun. Bizleri lûtf u keremiyle af ve mağfiretine, rızâ ve rahmetine nâil eylesin!
    Âmîn!..

        Osman Nûri Topbaş
        Kasım 2014
        Üsküdar

  • Kolay Arapça Öğrenimi İçin Arapça Türkçe Hikayeler Kasasun Nebiyyin

    20,00  13,00 

    Kolay Arapça Öğrenimi İçin Arapça Türkçe Hikayeler Kasasun Nebiyyin
    Bu kitap sayfaların bir tarafı Türkçe bir tarafı arapça olarak hazırlanmış Arapça Derslerinde 7’den 70’e Herkesin faydalanacağı bir kitap haline getirilmiştir.
    Araştırmacı ve Davetçi Üstad…