Kategoriler

Blog

Ahirette Günahlarımızı Herkes Görecek mi

Ahirette Günahlarımızı Herkes Görecek mi?
Günah işleyen kimse, dünya ve ahirette büyük sıkıntılara maruz kalır.
Bazen, işlenen bir günaha ondan daha büyük pek çok günah eklenir. Mesela, günahta ısrar etmek, ona özenmek, tövbeyi geciktirmek, benzeri bir günahı elde edince tat almak, yahut kaçırınca üzülmek, günah işlemekle sevinmek, yahut iki kişi arasında olacak bir günaha başkasını sevk etmek, Allah Teala’nın (kendisine emanet ettiği) malını günahta harcamak ki, bu aynı zamanda nimete karşı bir nankörlüktür.
“İnsan günah işleyince, kalbinde bir siyah nokta belirir. Tövbe ile hemen onu silmezse, o nokta kalbinde öylece kalır. Sonra ikinci bir günah işlerse, kalbinde bir nokta daha belirir.” (İbn Mace, Zühd 29)
Bu sebeple günahlarda ısrarcı olmadan onu hemen temizleme çok ciddi önem arz ediyor.
Şunu unutmayalım ki günahlardan duyulan pişmanlık, aslında tövbenin kendisidir. Bu konuda “Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur” mealindeki Allah Resulü’nün müjdesi içimizi aydınlatıyor. (İbn Mace, Zühd 30)
Diğer taraftan, “Açık da olsa, gizli de olsa günahlardan sakının!” (Enam, 120) mealindeki ayet, günahlardan sakınma konusunda her zaman hassas olmamız gerektiğini vurgulamaktadır.
Fakat gizli işlenmiş bir günahı açığa vurmak ayrıca günahtır:
“Günahlarını açıklayanlar hariç bütün (samimi tövbe eden) insanlar affedilmiştir. İnsanlardan birisi geceleyin bir günah işler, Allahu Teala günahını örtmüştür. Ancak, sabaha çıkınca Allah Teala’nın örttüğü perdeye açar ve günahını (insanlara) anlatırsa işte bu affedilmez. (Buhari, Edeb, 60; Müslim, Zühd, 52)
Çoğu zaman bir günahkar, başkalarının da uyduğu bir günah çığırı açar onunla amel edildiği müddetçe o günahın getireceği kötülükler kendisine yazılmaya devam eder. (bz. Müslim, İlim, 15; Zekat, 69; Nesai, Zekat, 64)
Günahların açıkça işlenmesi, teşhir edilmesi toplumun diğer fertlerine kötü örnek olacağı gibi, insan şahsiyetini de zedeler. İnsanlar yaptıkları kötülükleri başkalarının da işlediğini görünce psikolojik olarak rahatlar; musibetin paylaşılması elem yükünü hafifletir ve o kötülüğün daha rahat ve cesurca işlenmesine psikolojik zemin hazırlar. İnsan, hayatının zayıf bir döneminde yapmış olduğu bir kötülüğü terkettikten sonra unutmak ve başkalarının da unutmasını ister. Ancak günahını başkalarına anlatmışsa, insanlar onu hayat boyunca o kötülüğü ile hatırlayacaktır. Bunun için kötülüğün şuyuunun vukuundan daha zararlı olduğu kabul edilmiştir.
Allahu Teala, ayet-i kerimede, başkalarını günaha sevk etmeyi münafıkların sıfatı olarak zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Münafık erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil) birbirlerindendir. Çünkü onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyarlar.” (Tevbe, 9/67)
Kişinin günahını gizlemesi bir nevi pişmanlık olduğundan, tövbenin kabulü için ilk adım sayılmış ve günahını gizleyen insanların affedileceği bildirilmiştir: “Allah, kıyamet gününde mümin kuluna yaklaşır, şefkatiyle örterek insanlardan gizler; “Şu, şu günahını biliyor musun?” der; kul “Evet Rabbim biliyorum” der. Allah tekrar “Şu şu günahını da biliyor musun?” der; o kul “Evet Rabbim” der. Böylece o insan bütün günahlarını ikrar eder. Artık ben kurtulamam diye düşünmeye başlayınca Allah, “Ben senin bütün o günahlarını dünyada örttüm. İşte bugün de onları mağfiret edeceğim” der” (Buhari, Mezalim, 3).
Allah insanı üç çeşit örtü ile örtmüştür.
İlk örtü; insanın ayıp ve çirkin görünen yerlerini gizleyen elbiseleridir.
İkincisi; insanın fikir, düşünce ve hayallerinin kalbinde gizlenmesidir.
Üçüncüsü ise; Allah kulunun günahlarını örtmüş, gizlemiş; günahlarını sevaba çevirmiş, sanki hiç günah işlememiş gibi ahirette yalnızca sevaplarını yazan kitabını vermiştir. (Gazali, Esmaü’l Hüsna, terc. Y. Arıkan, s. 128)
Buna göre, bu dünyada gizli kalan günahlar, ahirette de gizli kalır. Açıktan işlenen günahlar da ahirette açıkça görülür.
Allah bütün günahları herkese göstermeyecektir. Nitekim, tövbe edilmiş bazı günahları veya başkasının günahını gizleyen kişilerin günahlarını da Allah gizleyecektir.
Allah’ın kulları sadece insanlar değildir. Bütün kainat, melekler ve daha nice varlıklara insanın yaptığı iyilikler ve kötülükler gösterilecektir.
En önemlisi, Allah adaletini ve herkese hak ettiğini verdiğini böylece göstermiş ve ilan etmiş olacaktır. Bunu da en önce kişinin kendine gösterecektir.
“Lut kavminin amelini işleyen kimse denizler dolusu su ile yıkansa günahını temizleyemez. Onu ancak tövbe temizler.” (Deylemi, Firdevsü’l-Ahbar, No: 6892; Acluni, Keşfu’l-hafa, No: 2093) anlamındaki rivayet, vefat etmeden hakkıyla yapılacak bir tövbenin, günahları affedeceğini haber vermektedir.
Buna göre, affedilmeyecek günahlar, açık veya gizli hangi günah olursa olsun tövbe edilmeyen günahlar olarak anlaşılabilir.
Kaynak: Sorularla İslamiyet

Siyonistler Sultan II. Abdülhamide Filistine Karşılık Osmanlının Dış Borçlarını Silmeyi Teklif Etmişlerdi

Siyonistler Sultan II. Abdülhamide Filistine Karşılık Osmanlının Dış Borçlarını Silmeyi Teklif Etmişlerdi

Siyonistler Sultan II. Abdülhamid’e Filistin’e Karşılık Osmanlı’nın Dış Borçlarını Silmeyi Teklif Etmişlerdi
Theodor Herzl ile canlanan siyasi Siyonizm, 19. Yüzyıl sonlarında Avrupa devletlerinin de desteği ile, Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma yolunda yoğun bir faaliyete başladı. Herzl: “Biz Filistin’de Avrupalılar için, Müslüman Asya’ya karşı bir kale burcu, aynı zamanda uygarlığın barbarlığa karşı bir ileri karakolu olacağız” diyerek, Batı emperyalizmini arkasına alarak işe başladı.
Adını Filistler’den alan Filistin’in, ilk halkı Filistler, Gibonlar ve Kenanlılar idi. Tarih öncesinin ilk medeniyet merkezlerinden biri olan Erika beldesinde ilk buğday mahsulünün alındığı da bilinmektedir. Kur’an-ı Kerim’de adı geçen birçok Peygamberân-ı İzâm ve Evliyâ-i Kirâma da maddî-mânevî beşiklik eden Filistin’de başta Asurlular, Babilliler, Nebatiler, Persler, Romalılar ve Bizanslılar olmak üzere birçok devlet; bölgede tarihlerinin muhtelif zamanlarında hükümranlık kurmuşlardı. Ancak -Hz. Davud (Aleyhisselam) ve Süleyman (Aleyhisselam) dönemleri hariç- hemen hemen bütün bu yönetimlerin hükümranlıkları devrinde, inananlar zulme, işkenceye uğramışlar; başta Hz. Yahya ve Hz. Zekeriya olmak üzere yüzlerce peygamber ve veli şehid edilmişlerdi.
Müslümanların Filistin‘e ilgi duymasının bu şehâdetlerle birlikte, daha başka birçok dinî ve tarihî sebebi vardır. Şüphesiz ki bu sebeplerin en mühimi; Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dır. İsrâ Sûresinde de beyan buyrulduğu üzere Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) mîrâç için semâya oradan yükseltilmiştir. Bera bin Azib (Radıyallâhü Anh)’dan nakledilen bir hadis-i şerifte bildirildiği üzere Müslümanlar tam 17 ay ilk kıblemiz olan Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılmışlardır. Ayrıca Hz. Ömer (Radıyallâhü Anh)’ın bizzat teslim aldığı ve kendi adıyla anılan cami-i şerifi inşa buyurduğu Kudüs, 638’den 1097’ye kadar fasılasız tam 459 yıl Müslümanların elinde kalmıştır. 1097–1243 yılları arasında vahşi Haçlı sürülerine karşı İslam mücahitleri tarafından kahramanca savunulan Kudüs-ü Şerif, sadece I. Haçlı seferi sırasında İslam davasına tam 70 bin şehid vermiştir. Haçlılar; Batılı tarihçilerin de itiraf ettikleri gibi yalnız bu 70 bin Müslüman’ı şehid etmekle kalmamış; onların cesetlerine saldırarak çiğ etlerini yeme yamyamlığında bile bulunmuşlardı. Selahaddin-i Eyyûbilerin kahramanlığı sayesinde Kudüs-ü Şerif ve çevresi 1243’den sonra yeniden Müslümanların eline geçmiş ve bundan sonra da yeniden İslam şehri olarak kalmaya devam etmiştir. 1516’da Filistin, Yavuz Sultan Selim Han’ın Mercidabık Zaferi’yle bu kez Osmanlı Devletine bağlanmıştı. Hâdimü’l- Haremeyn olmakla müftehir olan Yavuz Sultan Selim, Kudüs-ü Şerif ve çevresini de Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere gibi mukaddes kabul etmiş. Şehirde özellikle Mescid-i Aksa’ya hizmet için birçok müesseseler kurmuştu. Hz. İbrahim adına kurulan “Halil-i Rahman Vakfı” başta olmak üzere tarihi müesseseleri de yeniden canlandırmıştı.
Siyonizm Hortluyor
Filistinli Yahudiler ise; kendilerine gönderilen peygamberlere yaptıkları haince iftiralar ve kurdukları komplolar sebebi ile tarih boyu hep cezalandırılmışlardı. Hz. Musa (Aleyhisselam)’ı takip ederek geldikleri Filistin’den, Müslümanların Kudüs’ü fethinden yıllarca önce çıkarılmışlar, bundan sonra dünyanın birçok yerine dağılarak, gittikleri yeni yerlerde de gerçek kimliklerini saklayarak yaşamak mecburiyetinde kalmışlardı. Bu göçmen ve yurtsuz Yahudilere sadece Osmanlılar tolerans göstermiş ve sadece ecdadımız insanca muamelede bulunmuştu. Batılılar ise onları uzun süre insan bile kabul etmemiş, hatta Yahudi olduğunu açıkça söyleyenleri zorla Hıristiyanlaştırmış ya da katletmişlerdi. Endü-lüs’teki Yahudi katliamı bunun en büyük örneği idi. Müslümanlar zamanında Endülüs’e göçen Yahudiler, buraya Hıristiyanların hâkim olması üzerine katliama uğramış ve zorla Hıristiyanlaştırılmışlardı. Bundan kurtulabilmek için birçok Yahudi önce Hıristiyan olarak Vatikan’a sığınmış, ardından da Osmanlı ülkesine sığınarak Yahudiliğe tekrar dönmüşlerdi. Orta ve Yeniçağ’daki birçok Hıristiyan Avrupa ülkesi ise kapılarını Yahudilere hiç açmamışlardı. Bu sebeple Yahudiler ancak 1657’de İngiltere’ye 1776’da Amerika’ya, 1789’da Fransa’ya, 1796’da Hollanda’ya, 1821’de Prusya’ya, 1868’de İspanya’ya, 1870’de İtalya’ya, 1871’de Almanya’ya, 1874’de İsviçre’ye Yahudi kimliği ile kabul edilmişler, bu tarihlere kadar bu ülkelere “murdar” oldukları gerekçesiyle alınmamışlardı. Bu dışlanmışlık sebebi ile de Avrupa ve Amerika’daki siyasî ve sosyal inkılâp hareketlerinde, Komünizm, Kapitalizm, Masonluk, Milliyetçilik ve Laikliğin ortaya çıkışında Yahudi filozofların rolü büyük olmuştur.
Dünya’da Siyonizm fikrini ilk defa 1845’te “Yahuda’nın Teklifi” adlı kitabıyla Haham Alkalia ortaya atmıştı. Haham Kalischer ise 1862’de yazdığı “Siyona Bakış” adlı kitabında siyonizmi daha da sistemleştirmişti. Ancak, sistematik siyonizmin ilk önemli fikir babası, Yahudi Marks ve Engels’in de akıl hocası olduğu için “Ko münist Haham” olarak meşhur olan “Moses Hess” olmuştu. Fakat Hess’in faaliyetleri Siyonist aleyhtarlığı olan “Anti-seminizm” hareketini güçlendirmiş, Avrupa ülkelerinde -özellikle Almanya ve Rusya’da- Yahudilere karşı şiddet hareketlerinin ortaya çıkma-sına sebep olmuştu. Siyonizm’e karşı gösterilen bu tepkilerin gerekçesini Almanya’nın Göttingen Üniversitesi Profesörlerinden Paul şöyle anlatıyordu: “Yahudiler mikrop taşıyıcılarıdır. Milli kültürü kirletirler. Onlar, ev sahiplerinin beşeri ve maddi kaynaklarını kurutur, inançlarını yıkar, liberalizm ve materyalizmi yayarlar.”
1881’de Rusya Yahudilerinden Dr. Prusker, Siyon Âşıkları Cemiyeti’ni kurarak siyasi siyonizmi başlatır. Siyasi siyonizmin asıl önderi ise Dinsiz Abdullah Cevdet’in, sahibi olduğu İçtihad mecmuasında “Peygamber” ilan ettiği Theodor Herzl olacaktı. 1895’te “Yahudi Devleti” adlı kitabı ile bir İsrail Devleti nin kurulması için Yahudilerin Filistin’de toplanmaları gerektiğini yazan Herzl; 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan I. Siyonist Kongrede ise “ en geç elli yıl içinde Siyonist İsrail devletinin kurulacağı” kehanetinde bulunacaktı. Herzl; 1898’de yine Basel’de, bu kez II. Siyonist Kongreyi toplamaya çalışmıştı. Bu iki kongrenin temel hedefi ise Siyonist Yahudileri Filistin’e yer-leştirebilmekti.
Yahudiler Filistin’e Tekrar Nasıl Döndüler?
Osmanlı ülkesinde; Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri Yahudiler yaşamakta, bunlar arasında Torlak Kemal, Yakup Çelebi, Sabatay Sevi, Yasef Nassi, Ester Kira gibi devletin başına gaileler açan meşhur Yahudiler de bulunmakta idiler. Bunlardan “Filistin’de vatan kurmayı” ilk defa telaffuz etme cüretini gösteren Yasef Nassi olmuştu. Ancak Osmanlı bu konuda en küçük bir teşebbüse bile razı değildi. Bu yüzden de Yasef Nassi; bu gizli planının karşılığını kellesi ile ödemişti. Ancak 19. Yüzyılın başlarında ehil olmayan sadrazam ve vezirlerin elinde yavaş yavaş Avrupa’ya çark eden Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu durum, Yahudilere cesaret verecek, onlar da yavaş yavaş Filistin’e olan ilgilerini açıklayacaklardı. 1800’de Napolyon’un kendilerini Filistin’e yerleştirmek istemesini, Osmanlı Devletinin ise bu durumu isyan kabul ederek kendilerini cezalandırmasından korkarak reddeden Yahudiler, 1830 sonrası Yafa başta olmak üzere Filistin’e göç etmekte tereddüt etmeyeceklerdi.
Bunda İngiltere’nin önemli bir rolü vardır. Özellikle Yahudiler tarafından para ile Siyonizmin hizmetine sokulan İngiltere Dışişleri bakanı Lord Palmerstan, sık sık Yahudilerin Filistin’de yeni bir vatan kurması gerektiğini savunur olmuştur. Zaten bu İngiltere’nin dış politikasına da çok uygundu. Bu sebeple 1838’de İngilizlerce Kudüs’e Yahudi-sever bir konsolos tayin edilerek, Yahudi göçünün daha organize hale getirilmesi düşünülmüştü. 1839 Tanzimat Fermanı, bu gayenin tahakkukunu daha da kolaylaştırmış, İstanbul’da yaşayan Yahudi Komandorlar ailesi, zenginliklerini de kullanarak Tanzimatın baş aktörü Mustafa Reşit Paşa’yı avuçlarının içine almışlardı. Ve böylece, bölgeye Yahudi göçünün kolaylaşması için gerekli bütün izinler alınmıştı. Ancak ne talihtir ki, dünya Yahudilerinin bu işi organize edenleri “bir avuç maceracı” olarak değerlendirmeleri, Osmanlı ülkesinde Filistin meselesinin daha bu yıllarda tam anlamı ile ortaya çıkmasına mani olmuştur.
II. Abdülhamid ve Filistin
Theodor Herzl ile canlanan siyasi Siyonizm, 19 Yüzyıl sonlarında Avrupa devletlerinin de desteği ile Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma yolunda yoğun bir faaliyete başlamıştı. Herzl; “Biz Filistin’de Avrupalılar için, Müslüman Asya’ya karşı bir kale burcu, aynı zamanda uygarlığın barbarlığa karşı bir ileri karakolu olacağız” diyerek Batı emperyalizmini arkasına alarak işe başlamıştı. O, gayesine ulaşmak için Sultan II. Abdülhamid nezdinde beş ayrı teşebbüste bulunmuştu.
İlki 1893’te İngiliz sefiri Lord Rosebery vasıtasıyla yapılmış, Filistin’de bir yurt karşılığı II. Abdülhamid’e büyük miktarda para teklif edilmişti. II. Abdülhamid Büyükelçiye çok sert bir red cevabı vermişti. İkinci teklif Haziran 1896’da yapılmıştı. Theodor Herzl; Yahudi gazeteci Newlinsky ve Haham Moşe Levi vasıtası ile II. Abdülhamid’le görüşecekti. Bütün Osmanlı borçlarını ödeme karşılığı II. Abdülhamid’den Osmanlı kontrolünde bir yurt isteyen Herzl’e, Sultan II. Abdülhamid’in cevabı kesindi: “Filistin’i 100.000 şehid’e aldık. Ancak aldığımız fiyata verebiliriz.” Yahudi Araştırıcı Avram Galenti’nin anlattığına göre, II. Abdülhamid görüşmeden bir gün sonra Yahudi Haham Levi’yi huzuruna çağırtmış, 3 gün arka arkaya akşama kadar mabeyin’de ayakta bekleterek, kabul etmemiş, üçüncü gün Levi ağlayarak huzura girmiş ve padişahın ayaklarına kapanmış, padişah ise; “kalk hain, ne yüzle ülkemi satıyorsun” diyerek onu azarlamıştı. Meseleyi bilmeden aracı olduğunu söyleyerek özür dileyen Levi hadise sebebi ile kırk gün hasta yatmıştı.
Üçüncüsünde ise Ekim-Kasım 1898’de Theodor Herzl, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in İstanbul ziyaretinde onun aracılığı ile padişah ile görüşmek istemiş, ancak Sultan II. Abdülhamid onu artık huzuruna bile kabul etmemişti. Mayıs 1901’de Theodor Herzl yeni bir İstanbul ziyareti yapmışsa da, dördüncü teşebbüsü yine kabul edilmemişti. Herzl’in Şubat 1902’deki son İstanbul ziyareti de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Herzl, hatıralarında bütün bu teşebbüslerini naklettikten sonra; Siyonistler için Filistin’e yerleşmenin son çaresi olarak şunları yazacaktı: “Aklıma bir tek plan geliyor. Sultan’a karşı, onun aleyhine büyük bir kampanya açmalı, bunun için de sürgün prens ve Jön Türklerle temas kurmalıyız.”
II. Abdülhamid’in Tedbirleri
II. Abdülhamid Herzl’in bu tekliflerini red etmekle kalmamış, Filistin’e Yahudi göçünü önlemek için de birçok tedbir almıştı. Bu tedbirleri iki grupta toplamak mümkündür.
I) Filistin’e yönelik Siyonist propaganda faaliyetlerini önlemek ve dünya kamuoyunu Siyonizm’e destek olmaktan vazgeçirmek:
II. Abdülhamit ilk önce Siyonizm ve Siyonistlerin faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi toplayarak işe başlamıştı. Bu amaçla ilk önce Washington, Berlin, Viyana, Londra ve Paris’teki Osmanlı sefirlerini harekete geçirmişti. 1897’de İsviçre’nin Basel Şehri’ndeki I. Dünya Siyonist Kongre’sine, Berlin Sefirimiz Ahmet Tevfik Paşa’nın talimatıyla giden ve İbranice bilen bir Türk istihbarat görevlisi, Kongrenin bütün safahatını ve konuşmalarını not ederek Sultan’a bildirmişti. II. Abdülhamid’in aldığı bu yeni bilgilerden sonra Herzl’i bir daha huzuruna kabul etmemesi dikkatleri çekmektedir. Ayrıca Yıldız istihbaratının Avrupa’daki beyni olan Paris Sefirimiz Münir Salih Paşa vasıtası ile bütün Avrupa basınını, İngilizlerin birkaç gazetesi hariç- hepsini satın alan Sultan II. Abdülhamid, böylece Avrupa’da Siyonizm’e destek veren bir kamuoyunun oluşmasını önlemek istemişti. Bu dönemde öncelikle Fransa ve Rusya’yı “Siyonizm” meselesinde yanına alan II. Abdülhamid, Yahudi dostu Alman imparatoru II. Wilhelm’i de Siyonizm’e destek vermeme hususunda ikna ederek İngiltere’yi yalnız bırakmıştı. Özellikle Fransa’nın, Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak isteyenlerle savaşacağını açıklaması, II. Abdülhamid’in başarılı dış politikasının önemli neticelerinden birisi olarak dikkati çekmişti.
Siyonizm’e destek veren ABD ise çok kurnazca bir siyaset ile etkisiz hale getirilmiştir. Misyonerlerin etkisinde dindar ve fanatik Hıristiyan başkanlar -ki Wilson da dâhil çoğu papaz çocuğudur- yönetimindeki ABD, İslamiyet’e savaş açmış, bu sebeple Osmanlı devletini yıkmayı temel politika haline getirmişti. 1819’da İzmir’de rıhtıma ayak basan misyoner Levi Parsons, Boston’daki merkezine: “Güçlü günah imparatorluğunu (Osmanlıyı) yıkmak için daha büyük arzu duydum” diyerek, bu dönem Amerikan kamuoyunun hislerine tercüman olmuştu. ABD yönetimi de, İstanbul’a sürekli Oscar Strauss ve Henry Morgenthau gibi misyonerleri açıkça destekleyen Yahudi asıllı büyükelçiler tayin ederek aynı hisleri paylaştığını göstermişti. Amerika’da Ermeni, Rum ve Yahudi cemiyetleri, Amerikan yönetiminin de desteği ile sürekli birlikte hareket etmişler; “Ermeni soykırımını protesto ve Yahudilerin yurtlarını kurtarma” kampanyası yürütmüşler, bunun için Amerikan halkından para ve propaganda desteği de görmüşlerdi. II. Abdülhamid’in bu gelişmeler karşısında Ali Ferruh Bey gibi zeki bir diplomatı Washington’a sefir olarak gönderdiği görülmektedir. Ali Ferruh Beyin bu dönemde – özellikle Manila’da konsolos iken Müslüman olan Amerikalı Muhammed Webb vasıtası ile- hem Ermeni meselesinde, hem de Siyonizm meselesinde Amerikan kamuoyunda bir hayli olumlu bir imaj oluşturduğu görülmektedir. II. Abdülhamid’den maddi- manevî büyük bir destek gören, hatta aylık maaş da alan Muhammed Webb, ABD’de Ermeni meselesinde lehimize ilk broşürü yayınladığı gibi 1898’de de Amerika’daki Siyonist liderleri -başta ABD Siyonist Federasyon lideri Göttheil olmak üzere- Filistin’e gitmemek üzere ikna etmiş, hatta onlara bu konuda kamuoyuna bir açıklama bile yaptırmıştı. Abdülhamid’in Siyonist liderleri bu işten vazgeçirme teşebbüsü sadece ülke dışında olmamış, 1901’de de Osmanlı ülkesindeki Yahudi cemaati ileri gelenleri, dünya kamuoyuna Siyonizm’e karşı olduklarını, Filistin’in kendileri için fazla bir şey ifade etmediğini açıklamak, zorunda kalmışlardı.
II) Filistin’e Yahudi göçü ve iskânını önlemek için alının hukuki tedbirler:
Filistin’e Yahudi göçü ve iskânını önlemek için 1871’de aldığı bir kararla Filistin’in bir kısmını devlet arazisi haline getiren, Filistin’e Yahudi göçü ve iskânını yasaklayan Sultan Abdülaziz bunu şehâdetiyle ödemişti. II. Abdülhamid’in, Filistin siyaseti ise daha temkinli ve daha kararlı olmuştu. Önce Filistin’e halka çok yatkın, dindar yöneticiler göndermiş, bunlara en önemli vazifelerinin Siyonist tehlikeyi önlemek olduğunu açıkça bildirmişti. Özellikle Kudüs-ü Şerif mutasarrıfları Mehmet Şerif Paşa (1877–89), İbrahim Hakkı Paşa (1890–1897) ve Ali Ekrem Bey (1905–1908) Müslüman Arap halka kendilerini sevdirerek Siyonizm’e karşı sistemli bir mücadele politikası izlemişler, II. Abdülhamid’in “Hilâfet” siyasetinin de tesiri ile Müslüman Arapların Osmanlı bayrağı altında kenetlenmesini sağlamışlardı.
II. Abdülhamid önce 1882’de yayınlanan Duhûliye Nizamnamesi ile Yahudilerin Filistin’e girmelerine sınır koymuş, 1883’de ise, Yahudilerin Filistin’den arazi satın almalarını yasaklamıştı. 1891’de Filistin’e Yahudi iskânını yasaklayan Sultan II. Abdülhamid, 1892 ve 1893’de Filistin ile ilgili yasakları daha da sertleştirmişti. Öyle ki, Yahudilerin İngiliz ve Amerikan tebaası olarak Filistin’e yerleşme teşebbüslerine karşı, Milliyetler Nizamname-sinin 6. ve 9. maddelerinde kesin tedbirler açıklanmış, buna uymayanların şiddetle cezalandırılacakları vurgulanmıştı. Bu tedbirlerle de yetinmeyen II. Abdülhamid, Yahudilerin Filistin’i ziyaretini bile zor hale getirmiş, kırmızı pasaport uygulaması ile Yahudilerin ziyaretleri 3-5 gün ile sınırlandırıldığı gibi, ziyaretlerine müsaade edilenler ise çok yakın takibe alınarak; bunların kimlerle temas kurduğu bile tespit edilmişti.
II. Abdülhamid–Siyonizm Hesaplaşması
II. Abdülhamid’in bu siyaseti bölgedeki Müslüman Arap halk tarafından memnuniyetle karşılanmış, bu sebeple Beyrut, Suriye İncil Koleji’nin organize ettiği Arap halkçılığı iflas etmişti. Arap Hilâfeti isteyen Selefiyeci Arap aydınlar, çareyi İngiliz işgalindeki Mısır’a sığınmakta bulmuşlar, Orada II. Abdülhamid’e karşı İngiliz ve Siyonistlerle el ele vererek; yıkıcı bir kampanya yürütüp, Sultan II. Abdülhamid’i “zalim” ilan etmişlerdi. Filistin halkı ve onun temsilcileri ise hiçbir zaman bu kanaatte değillerdi. II. Abdülhamid’in Siyonizm’e karşı politikasında danışmanlığını Şamlı Şeyh Ebu’l- Hûda ve Filistinli Arap İzzet Paşa yürütmekte idiler. İngiliz işgali döneminin Kudüs müftüsü Emin El-Hüseyni de açıklamalarında sık sık II. Abdülhamid’i takdirle yâd ederek, bütün belaların ona karşı Müslümanların gösterdiği sadâkatsizlikten ileri geldiğini söylemekteydi. Günümüzde ise; vefatı öncesi Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Başkanı Yaser Arafat ve örgütün eski Ankara temsilcisi Faruk Kaddumi de, Sultan II. Abdülhamid’i Filistin’in Yahudi yurdu olmasını önleyen bir “kahraman” olarak kabul ettiklerini, yazı ve konuşmaları ile açıklamışlardı. 1988’de faaliyete geçen ve Filistin’in kurtuluşu için mücadele eden İslamî Hamas Partisi de kuruluş beyannamesinde aynı ifadelerle II. Abdülhamid’i selamlamıştır. Osmanlının son döneminden günümüze kadar Şekib Arslan, Enver el-Cündi, Albert Havranî, Muhammed Harb vb. birçok Arap münevveri de aynı gerçeği dile getirmişlerdir.
Abdülhamid’in, Filistin meselesindeki millî ve dinî hassasiyeti; Yahudilerin II. Abdülhamid’e olan düşmanlıkları ve onun tahttan indirilmesindeki rolleri ile de açıkça ortaya çıkmaktadır. Herzl’in 1902’den sonra başlattığı kampanya gittikçe genişleyerek devam etmiş, Yahudilerin kurduğu “Cemiyet-i İsrâiliyyeler” yanında, Yahudilerin Üstâd-ı Âzamlık yaptığı Mason locaları -başta Selanik’teki Veritas- II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesi için var güçleriyle çalışmaya başlamışlar, başta Matr Salem olmak üzere Yahudi zenginleri II. Abdülhamid’in kabul etmediği paraların çok küçük bir kısmını Rumeli’deki bazı subaylara vererek, önce II. Meşrutiyetin ilanını, daha sonra da II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesini sağlamışlardır.
1909’da 31 Mart Vak’asını bastıran ordunun Komutanı Mahmut Şevket Paşa bir Yahudi mektebinde yetiştirilmişti. Ordusunun ağırlığı ise Bulgar, Sırp, Rum, Ermeni ve Yahudi çetecilerinden oluşuyordu. Yahudiler de 1200 kişilik bir güçle bu orduya katıldıkları gibi ordunun masraflarını da karşılamışlardı. Yine Selanik meydanında “Hürriyet elden gidiyor” toplantıları yapan Veritas Locasının Üstad-ı Azamı Emanuel Karasso; II. Abdülhamid’e hal’ini bildirmek için giden 4 kişilik heyetin de üyesi olacaktı. Emanuel Karasso, Nesim Mazliyah, Nesim Russo, Vitali Fereci, Behar Efendi vb. Siyonistler milletvekili olarak II. Meşrutiyet sonrası oluşan Osmanlı Parlamentosuna girerken, İttihat ve Terakki Hükümeti; Siyonist faaliyetlerde fazla aktif olmadığı gerekçesi ile Dünya Siyonizm örgütünün arzusu istikametinde Hahambaşı Levi’nin yerine, daha aktif bir Siyonist olan Hayim Nahum’u tayin edecekti.
Bu İttihatçı – Siyonist işbirliğinin bir sonucu olarak Basel’deki örgüt merkezinin talimatı ile ilk iş olarak Filistin’e Yahudi göçü serbest bırakılmış ve kırmızı pasaport uygulamasını kaldırılmıştı. Bu dönemde Siyonistler ve İttihatçılar oldukça içli-dışlı olmuşlardı. Nitekim Siyonist Moiz Kohen ve Parvus Efendi İttihatçıların “Türkçülük ve milli ekonomi” konusunda en önemli ideologları olurken; Avram Galenti, İttihatçı liderleri Yahudi peygamberlere benzeterek, bu ilişkileri daha da güçlendirmeyi hedeflemişlerdi. Dahası birçok Siyonist örgüt gibi Dünya Siyonizm Örgütü Başkanı Jacobson da, Meclis-i Mebusan’ın 1908’deki açılışına alkışlarla karşılanan bir tebrik telgrafı göndermişti. Bununla da kalmayan Jacobson; hemen temsilcisi Nordau’yu İstanbul’a göndermiş, Nordau; İstanbul’da sadece Siyonistlerle değil, İttihatçı gazetecilerle de temas kurmuş, Celal Nuri İleri ile “Jön Türk” adlı Siyonizm taraftarı bir gazete çıkarması konusunda anlaşmıştır. Nordau gördüğü ilgiden ve gelişmelerden memnuniyetini şu cümlelerle ifade etmiştir: “Eğer Theodor Herzl bu gün yaşasaydı, meşrutiyetin ilanı için; “bu benim beraatım” derdi.”

 

Siyonistler Sultan II. Abdülhamide Filistine Karşılık Osmanlının Dış Borçlarını Silmeyi Teklif Etmişlerdi

Arifan Dergisi Haziran 2008 sayısı

Günahlar ve Sonuçları

Günahlar ve Sonuçları
Her bir günahın içinde küfre gidecek bir yol vardır. Günah; istiğfar ile hemen yok edilmezse, kalbi kötülüğe sürükler ve Allâh-ü Teâla’nın itaatinden çıkmış bir kalp hâline getirir.
Soru: Günah ne demektir, günah ve isyanın sonuçları nelerdir?
Cevab: Bismillâhirrahmânirrahim.
Allâh-ü Teâlâ’nın yasakladığı bir işi yapmaya günah denmektedir. Allâh-ü Teâlâ’yı tanımaya, kulluğa engel olan, Allâh-ü Teâlâ ile kulun arasına perde olan herşey günahtır. Günahlar, kebâir yani büyük ve sagâir yani küçük olmak üzere iki türlüdür. Genelde Kur’an-ı Kerim veya Sünnetle yasak olduğu belirtilen ve cezasından söz edilen suçlara büyük günah denmiştir. Allâh-ü Teâlâ’yı tanımaya engel olan ve yapılması hâlinde şer’î ceza gerektiren veya Allâh-ü Teâlâ ‘nın cehennem azâbıyla tehdit ettiği günâhlar kebâirdir. Dünyada cezayı, ahirette de azâbı gerektirmeyen küçük suçlar da sagâirdir. Ancak buradaki büyüklük, kendinden küçük olanına yol açma anlamında değildir. Bir günahın büyük veya küçük diye anılması, kul açısından küçüğüne karşı gevşeklik hakkı doğurmamaktadır. Kimi durumlarda küçük gü-nahlarda ısrar etmek de büyük bir günah olarak görülmüştür. Yani devamlı işlendiğinde küçük günâh, küçük olmaktan çıkar. Nitekim Abdullah b. Abbas (radıyllâhü anhümâ)’dan rivâyete göre Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem):
“Israr etmekle beraber küçük günah kalmaz, yani küçük günahlar ısrarla işlenmeye devam edilirse, onlar da büyük günah olur. Tevbe ve istiğfar etmekle de büyük günah kalmaz, yani affedilir.” buyurdu.1
Küçük de olsa günahlarda ısrar etmek, hakkın aynası olmak için yaratılan, iman yeri olan kalbi karartır. Günah kalbe işleyip onu karartarak iman nurunu oradan çıkarıncaya kadar katılaştırır. Her bir günahın içinde küfre gidecek bir yol vardır. Günah istiğfar tövbe ile hemen yok edilmezse, kalbi kötülüğe sürükler ve Allâh-ü Teâlâ’nın itaatinden çıkmış bir kalp haline getirir. Bu bakımdan: “Günâhın küçüklüğüne-büyüklüğüne bakma, kime karşı suç işlediğine bak!”
Nevvas b. Sem’an el-Ensarî (radıyllâhü anh) diyor ki: Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem)’e, iyilik ve günah hakkında sordum. Şöyle buyurdular:
“İyilik, ahlâk güzelliğidir. Günah ise, kalbinde gıcık yapan, içini rahatsız eden ve insanların muttali, yani haberdar olmasından hoşlanmadığın, istemediğin şeydir.”2
Vâbisa b. Ma’bed el-Esdî (r.a.) ya, Resûlullah (Sallallâhü Aleyhi Vesellem): “Birr, yani iyilik ve ism, yani günahı sormaya geldin, değil mi? buyurdu. Vâbisa: “Evet” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) parmaklarını bir araya getirdi, onunla göğsüne vurdu ve üç kere: “Ey Vâbisa! Nefsine danış, kalbine danış, buyurdu. Devamla da: Birr, (iyilik) Nefsin sükûnet bulduğu, yatıştığı ve kalbin mutmain olduğu şeydir. İsm, (günah) ise müftî olan insanlar sana fetva verseler bile, nefsinde gıcıklık yapan ve kalbinde tereddüt meydana getiren şeydir.” buyurdu.3
Evet, Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem)’in, iyilik ve günahı tefsir edişindeki şümûle dikkat etmek gerekir.
Ebu Hureyre (radıyllâhü anh)’den rivayete göre, Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
– Yedi helâk ediciden sakının!
– Onlar nelerdir, Ya Resûlullah!
– Allâh’a şirk koşmak, sihir, Allâh-ü Teâlâ’nın öldürülmesini haram kıldığı bir canı haksız yere, şer’i bir hüküm olmaksızın öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, cihaddan kaçmak ve her şeyden habersiz namuslu mü’min bir kadına zina iftirasında bulunmak.”4
Kısacası: Her bir haram insanı helâka götürür ve ahiretini zararla sonuçlandırır. Şirk, sihir, cana kıymak, fâiz ve yetim malı yemek, cihaddan kaçmak bu günahların en başında gelenleridir. Kurallara uyulduğu müddetçe insanlar felâha ulaşabilir. İnsana zarar veren her şeyden uzak durmak gerekir. Bu yedi maddede sayılanlardan, zarar vermeleri ve helâka sürüklemeleri sebebiyle sakınılmak emredildiği gibi, zarar verme özelliği olan her şeyden kaçınmak gerekir. Sünnetin bir hayat sistemi olduğunu unutmamak gerekir.
Özellikle büyük olarak zikredilen günahların bir toplumda yaygınlaşması, o toplumda İslam’ın etki kaybına uğradığını gösterir. En az, farzların yerine getirilmesi kadar haramlardan kaçınılması da Müslümanlık göstergesidir.
Hatta haramlardan kaçınmak, farzları yapmaktan daha önemli olup, farzları yapmaktan önce gelir. Önce haramlardan arınmak, haramlardan arınmış bir bünyede farzları eda etmek istenmektedir. Çünkü önce kalp günâhlardan temizlenir, sonra farzları yapmakla süslenir. Günâhlar ve haramlar dînî duyguyu helâk eder, zehirler. Ancak bu zehir, görünürde bal gibidir tatlı gelebilir fakat insanın manevî duygularını öldürür.
Bir toplumda haramların işlenmesine karşı bir nevi otokontrol demek olan nehy-i anil-münkerin icrâ edilmemesi, duaların
kabul edilmemesinden, âfetlerin çoğalmasına kadar bir yığın musibeti beraberinde getiren bir suç olarak gösterilmiştir. Huzeyfe b. Yeman (radıyllâhü anh)’dan rivayete göre Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) Efendimiz:
“Canımı, gücü ve kudretiyle elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allâh kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azab gönderir. Sonra Allâh’a yalvarıp duâ edersiniz ama, duânız kabul edilmez.”1 buyurdu.
Allâh-ü Teâlâ’nın yasaklarından bir yasağın alenî bir şekilde işlenmesi, oldukça ağır bir erime ve çürüme işaretidir. Haramlara cür’etin artması ve alenîleşmesi, iman zâfiyetinin derinleştiğine delâlettir. Bu nedenle büyük günahları işleyenlere ve küçük günahlarda süreklilik gösterenlere fâsık denmiştir. Müslüman şahsiyet olarak, her günahı kaçınılması gereken bir veba olarak görmek durumundayız.
Özellikle medya yoluyla teşhir edilen, kimi zamanlarda da teşvik edilen haramlara karşı Müslümanların Allâh-ü Teâlâ’nın ve Peygamber Efendimizin ikazlarını hatırlatmaları, gerekiyorsa sivil toplum örgütleri yoluyla kötü gidişata, haramların yaygınlaşmasına set olmaları imanlarının gereğidir. Bunu yaparken eliyle gücü yetenin eliyle, diliyle gücü yetenin diliyle, hiçbir şeye gücü yetmeyenin de en azından kalbiyle tepki göstermesini bilmesi gerekmektedir.
Ebû Said el-Hudri (radıyllâhü anh)’den rivayete göre Peygamber Efendimiz: “Sizden her kim bir münker, (Kötülük, çirkin, dine aykırı bir iş) örürse, onu eliyle, fiilen değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle ve kalemiyle değiştirsin, kötülesin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin, düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın asgarîsi, en zayıf derecesidir.” buyurdu.2
Böyle bir görev fazîlet değildir. Bir îman görevidir. Sorumluluk taşımanın, cemâat ehli ve cennet tâlibi olmanın en tabii sonuçlarındandır. Müslümanların câmilerle ve minarelerle övünürken, câmilere komşu olmaya kadar varan yaygınlığı ile meyhâneleri ve diğer münkerât merkezlerini görmezden gelmeleri, mâkul bir gerekçeyle izah edilemez.
Haramlara karşı sessizliği, çağımızın bize aşıladığı bazı kavramlarla geçiştiremeyiz. Hak, hürriyet ve benzeri şehvetleri delirten parolalar, ilâhî azabtan kurtulmaya yeten deliller değildir. Haramların helallerden daha serbest ve daha cazip hale gelmesi, en iğrenç günahların bile hürriyet ve hak panoları ile gizlenmesi kabullenilemez. Eski ümmetlerin helak süreci olan bir sürece girmiş bulunuyoruz.
Dini ve ahireti anlatma mevkiinde olanlar bile sessizliği tercih ederek, bu vahim gidişe dolaylı yolla da olsa destek olmaktadırlar. İslam toplumu bu olamaz. Allâh-ü Teâlâ’nın gazab ettiği ve en ağır azabı uygun gördüğü suçlar sağımızı solumuzu, elimizi ve beynimizi etkisi altına almışken biz, namazla ve hacla gönlümüzü oyalayamayız.
Her azan haram, iki hakikati dillendirmiş olur:
Birincisi: Allâh-ü Teâlâ’nın hükümlerinden bir hüküm unutulmuş veya görmezden gelinmiştir. Bu bir eksiklik, Müslümanlığımız adına üzüntü kaynağımızdır.
İkincisi: Her işlenen haram, Allâh-ü Teâlâ’nın azabına doğru ilerleyen bir insan demektir. Bu bir kayıptır. Ateşe karşı Müslümanların kendilerini, âile efrâdını ve mümin kardeşlerini düşünüp kollamaları, kardeş olmanın en tabii gereklerindendir. Haramlara karşı bilinçli ve tepkili bir mümin olmak istiyoruz. Haramlardan ve harama sessiz kalma haramından Allâh-ü Teâlâ’ya sığınırız.
Günah ve İsyanın Sonuçları:
* İlimden yoksun kalmak: Zira ilim, günahkâra verilmez.
* Rızkın kesilmesi: Günahkârın rızkı harama gider, Allâh-ü Teâlâ’nın bereket ve ihsanı kalkar.
* Kalp ve rûhun bozulması: Fıtrata uygun hâl bozulur, hissizlik, vicdansızlık, korkusuzlukla tövbeden uzaklaşır. İç dünya kararır, kalp paslanır, hayâ duygusu ve ahlâk kalkar.
* İnsanlardan uzaklaşma: Nefsi ve en yakınlarıyla, toplumla yabancılaşan günahkâr, yalnız kalmaya mahkûm olur.
* Her günah iz bırakır: Günahların sonucu vücud, akıl ve diğer organlarda bir kötülük doğurur. Her günah bir başka günaha yol açar.
* Her günah, İslâm dışı gelmiş geçmiş bütün çirkin ulusların mîrâsıdır. Mesela; kibirlenmek Firavun’un; eşcinsellik Lût kavminin mirasıdır.
* Günah ve isyan, Allâh-ü Teâlâ’nın azabının hak olmasına yol açar. Bela ve musibet gelir. Günahın geçmişe, şimdiye ve gelecek kuşaklara zararı dokunur.
* Günahkârlar, meleklerin tövbe ve istiğfarlarından, Peygamber Efendimizin şefaatinden mahrum kalırlar. Günahlar insanların îmânını zayıflatır.
Unutulmamalıdır ki her nîmet külfet karşılığıdır. Cennet ve Cemâlullâh’ı isteyenler nefse tatlı gelen günahlara girmemek için birtakım külfet ve zorluklara katlanmak ve Allâh-ü Teâlâ’ya sığınmak zorundadır. Müminler ihsan sırrı ile Rablerine, kendilerini görüyormuş gibi kulluk ederler. Sol omuzlarında günahlarını yazan bir meleğin olduğunun şuuru içinde hareket ederler. Güç yettiğince günahlardan sakınıldığında Allâh-ü Teâlâ küçük günahları affedecektir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
“Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız bir yere sokarız.”

Günahlar ve Sonuçları

Mehmet Talu

İslam Fıkhı Açısından Finans Kurumları

İslam Fıkhı Açısından Finans Kurumları

Fâizli bankacılık sistemine alternatif olarak kurulan finans kurumlarından kredi almanın veya yatırılan paraya kâr payı verilmesinin, İslam hukuku açısından durumu nedir?

Bizlere sayısız nimetler veren; bütün işleri tedbiriyle tasarruf etme kudretine sahip olan Rabbimize hamd olsun; Salât ve selam da insanların en güzidesi, Mevla Teâlâ’nın Nebisi Kâinatın efendisi Hz. Muhammed Mustafa (sallalahu aleyhi ve selem)e, âl ve ashabına ve de kıyâmete kadar O’na ve onun getirdiği dine tâbi olanların üzerine olsun.

Bu ayki fıkıh köşemizde, fâizli bankacılık sistemine alternatif olarak kurulan finans kurumlarının, İslam hukuku açısından durumunu incelemeye gayret edeceğiz.

Meselemizi iki ana başlık altında inceleyeceğiz. Birinci olarak finans kurumlarının kısaca tanımı, ikinci olarak da İslâm hukuku açısından değerlendirilmesi şeklinde olacaktır.

Finans kurumları hakkında yapmış olduğumuz kısa araştırma neticesi olarak; “Faizsiz Bankacılık”ın dünyada ilk uygulaması, Mısır Arap Cumhuriyeti’ndeki Mit Gamr kasabasında yaşanmıştır. Eski devlet başkanı Cemal Abdu’n-Nâsır döneminde bütün bankaların devletleştirilmesi akımına karşı alternatif olarak geliştirilen bir deneme sonucunda ortaya çıkmıştır. Münferit uygulamalar şeklinde birçok Müslüman toplumda yüzyılımızın başlarından itibaren görülmeye başlayan bu hareketin bilinçli olarak hayata geçirilme fikri, ilk kez eski Suud kralı Faysal döneminde ortaya çıkmıştır. Türkiye’deki ilk uygulaması ise 1985 yılında AIbaraka Türk ve Faisal Finans Kurumları tarafından başlatılmıştır. Daha sonradan bunları; 1989’da Kuveyt Türk Evkaf Finans Kurumu, 1991’de Anadolu Finans Kurumu, 1995’de İhlas Finans Kurumu, 1996’da ise Asya Finans Kurumu takip etmiştir. Bu sistemin kuruluşunun esas amacı ise; dini hassasiyetlerinden dolayı, Hz. Allah’ın yasak kılmış olduğu faize bulaşmamak için ekonomiye katılmayan mali değerlerin, yastık altından çıkarılıp yabancı sermaye ile beraber ekonomiye katılmasını sağlamak olmuştur.

Genel olarak Müslümanlar arasında finans kurumlarıyla alakalı yaygın olan sorular; yatırılan fonlar mukabilinde kâr payının alınması, ev veya araba gibi malların alımı için kredi kullanmanın caiz olup olmaması hakkında olmuştur. Finans kurumları topladığı fonları değerlendirme, nemayı paylaşma, özel cari hesaplar, teminat mektubu ve çek karnesi verilmesi, yurtiçi-yurtdışı havâle ve transfer işlemleri gibi diğer bankacılık işlemlerinin birçoğunu yapmaktadır. Ancak bizim işleyeceğimiz konu, bunların tamamı olmayıp sadece sıkça sorulan; “kredi verme” ve yatırılan paraya “kâr payı verme” hakkında olacaktır.

Kredi verme: Herhangi bir bankanın, belli bir zamana kadar fazlasıyla ödemek şartıyla, kişinin eline belli bir miktar nakit vermesi dinen caiz olmayıp, bizzat İslâm’ın haram kılmış olduğu fâiz muamelesi olmuş olur. Bu bankanın isminin “finans kurumu” olması veya olmaması bu hükmü değiştirmez. Ancak bize gelen haberler; finans kurumlarında bu çeşit kredi sistemlerinin olmaması yönünde olup, kredi sistemlerinin İslam hukukunda mevcut olan murâbaha akdi doğrultusunda olduğu yönündedir.

Murâbaha: Bir şahsın elinde bulunan malını, kendisine mâl olduğu fiyatı söyledikten sonra belli bir oranda kâr koyarak bir başkasına satmasıdır . Mesela bir tüccarın: “Bu malın bana maliyeti bin liradır, sana bin yirmi liraya satarım” demesi ve müşterinin de bunu kabul etmesi bir murâbaha alış verişidir.

Bu açıdan bakıldığı zaman kişinin finans kurumuna giderek “Bana bir ev lazım ancak peşin ödemeye imkânım yok, siz benim istediğim vasıflarda bir ev satın alın ve ödeyebileceğim şekilde bana vadeli satın” demesinde dinen bir mahzur yoktur. Zira geçen ay ki köşemizde de belirttiğimiz gibi, kişinin vâdeden dolayı peşin olan fiyatına nispetle belli bir miktarda fark koyması ve o farklı fiyat üzerine akit yapması caizdir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken unsur; bankaya gelen şahsın göstermiş olduğu evi veya herhangi bir malı, banka evveliyat itibarıyla kendisi satın alıp, daha sonradan ikinci bir akitle kendisine gelen şahsa, o yeri, belirtilen ödeme doğrultusunda satması lazımdır. Diğer bir ifâde ile iki alış veriş olması lazımdır. Ancak bu iki satışın evrak üzerinde olması şart değildir. Yani ihtiyaç duyulan şey, şayet ev ise tapusunun, araba ise satışının(ruhsatının) ilk önce banka üzerine, daha sonra da ihtiyacı olan şahsa verilmesi şart değildir. Zira İslam hukukuna göre alış veriş akdi, yapanların sözleriyle oluşur, tapuyla veya ruhsat ile değil. Tapu veya ruhsat tescil için şarttır, akdin oluşması için dinen şart değildir.

Kişiye lazım olan herhangi bir malın, belli bir miktarını ödemeye imkânı olup da, eksik kalan kısmının finans kurumu vasıtasıyla alınmasında da izlenilmesi gereken yol şudur; Kişinin finans kurumuna gidip de satın almak istediği bin liralık evin veya herhangi bir malın, meselâ; beş yüz lirasını ödemeye imkânı olduğunu ifade ederek, banka ile beraber ortaklaşa almayı talep eder. Banka da bu talebi değerlendirerek kişiye lazım olan o malı, o kişiyle beraber ortaklaşa satın alırlar. Satın alınan mal, banka ile o kişi arasında ortak olmuş olur. Daha sonradan ikinci bir akitle, banka kendi hissesini o kişiyle anlaşmak suretiyle belli vade doğrultusunda ona satar. Bu muamelede dinen bir sakınca yoktur. Zira kişinin küllî olarak sahip olduğu malı, peşin veya vâdeli satması caiz olduğu gibi, ortak olan yerdeki hissesini de peşin veya vâdeli olarak satması caizdir.

Bu muâmelelerin tamamında dikkat edilmesi gereken unsur, talep edilen malın alımında ve kabzında(kabzın manası aşağıda gelecek) ya banka kendinden birini göndererek o yeri satın alacak ve kabz edecek veyahut da bankadan o malın alınmasını talep eden kimseye banka tarafından banka nâmına satın alması ve kabz etmesi için vekâlet verecek. Zira menkul olan mallarda kişinin kabz etmeden tasarrufta bulunması, Hanefî mezhebinde ittifakla caiz değildir. Gayri menkul mallarda ise, kişinin kabz etmeden tasarrufu, İmâm-ı Âzam ve İmâm-ı Ebû Yusufa göre caiz, İmâmı Muhammed’e göre ise caiz değildir. Bankanın bizzat kendisinin o malı almasında ve kabz etmesinde bir problem olmadığı gibi, o mal kendisine lazım olan kimsenin bankadan aldığı vekâlet ile banka namına o malı alıp ve kabz etmesinde de bir problem olmaz. Zira vekil asıl gibidir. Dolayısıyla vekilin, o malı banka namına alıp kabz etmesi, bankanın bizzat o malı alıp kabz etmesi gibidir. Daha sonradan bankanın, satın aldığı malı ikinci bir akitle o kişiye satması da caizdir.

Kabz: Bir şeyi el ile tutup almaktır. Buda ya hakikaten olur -bizzat kişinin o malı eline (tasarrufuna) alması gibi- veyahut da hükmen olur ki, buda; karşı tarafın o malı kabz etmesine mani olan şeylerin ortadan kaldırılmasıyla olur ki, buna tahliye yollu kabz denir . Hanefî mezhebine göre kişinin; gerek hakikaten, gerekse hükmen kabz ettiği malda tasarruf etmesi caizdir.

Bazı Müslüman tüccarlar; fâizli bankaların da aynı muâmeleleri yaptıklarını, yani kişiye lazım olan herhangi bir malı evvela bankanın satın alması, daha sonra da o kişiye tıpkı faizsiz bankalarda olduğu gibi satma işlemini yaptıklarını ve fâizli bankaların koydukları vâde farkının faizsiz bankalara nispetle daha düşük olduğunu söylüyorlar. Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, fâiz işlemi finans kurumu tarafından da yapılsa fâizdir, yani dinen haramdır. Aynı bu doğrultuda, İslâm’ın kabul ettiği alış veriş şekli olan murâbaha sisteminin şartları yerine getirilirse, dinen caizdir. Bu muameleyi fâizli banka yapsa da bu böyledir. Dolayısıyla fâizli bir banka, İslâm’ın kabul ettiği herhangi bir akti yaparsa, bu işlem akit açısından caizdir. Lakin burada farklı bir açıdan bakmak gerekir, bu da kişinin alış veriş yaptığı müessesenin malının (sermayesinin) ekserisinin, helâl olup olmadığıdır. Bir Müslüman için dînî hamiyeti asıldır, dolayısıyla dünyevî meta için bir Müslüman’ın dînî hassasiyetini bırakması mümkün değildir. Aynı bu doğrultuda finans kurumlarının da bu konuda insaflı olması gerekir. Müslümanların, dînî hassasiyetlerini dünyevi çıkar uğruna kullanmaları doğru olmayıp mesuliyeti mûcip olduğunu da unutmamaları gerekir.

Müslümanlar arasında finans kurumlarıyla alakalı yaygın olan soruların bir diğeri de, yatırılan fonlar mukabilinde kâr payının alınmasıdır.

İslâm hukukunda birçok ortaklık şekilleri vardır. Bunlardan biri de mudârebe ortaklığıdır. Mudârebe şirketi; ortaklardan bir kısmının sermaye, diğerinin ise emek ile katılarak kurdukları ve elde edilen kârı belli bir oranda paylaşmak üzere anlaştıkları emek ve sermaye ortaklığının ismidir. İnsanların maddi durumları ve kabiliyetleri eşit değildir. Bazılarının ticârette mahareti vardır, ancak paraları yoktur. Bazılarının da paraları vardır, ancak ticâret yapacak kapasiteleri olmayabilir. Bundan dolayı mudârebe ortaklığı İslam fukahâsının ittifakıyla meşru kılınmıştır . Bu itibarla, bankanın, kendisine para yatıran kişiye, elde edilecek kârdan yüzdelik olarak kâr payı vermesinde dinen bir mahzur yoktur. Ancak kâr payı altında her ay için rakamsal olarak belli bir miktar vermesi dînen fâizdir.

Parasını çalıştırması için finans kurumuna yatıran kimseye rabbul mal (mal sahibi), parayı çalıştırmak için alan finans kurumuna da mudârip denir. Bu ortaklıkta zarar söz konusu olursa, evvela bu zarar elde edilen kâra, karşılamadığı takdirde de rabbul malın çalıştırmak üzere bankaya yatırdığı sermayeye yansıtılır. Hiçbir surette parayı çalıştıran banka, bu zararı şahsî parasından karşılamaz. Şayet çalıştırmak üzere parasını finans kurumuna yatıran rabbul mal, zararın finans kurumu tarafından karşılanmasını şart koşarsa bu mudârebe (bir taraftan mal diğer taraftan sermaye ortaklığı) dinen caiz olmaz.

Bazı finans kurumlarının iflas etmesinden sonra gündeme gelen bankacılık kanunu 17.12.1999 tarih ve 4491 sayılı Bankalar Kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin Kanunun, 19.12.1999 tarih ve 23911 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmesiyle, tıpkı diğer fâizli bankalarda olduğu gibi fâizsiz banklar da devletin kefâleti altına girmiştir. Bu da ayrı bir değerlendirmeye tâbidir. Zira yukarıda da ifade ettiğimiz gibi mudârebe or-taklığında, zararın mudâribe, yani parayı çalıştıran kimseye veya kuruma hiçbir surette yansıtılması dînen caiz değildir. Ancak yukarıda bahzi geçen bankacılık kanunu, zararın, bankanın ödeme sorumluluğuna değil, ancak devletin ödeme sorumluluğunu iltizam etmektedir. Bu itibarla devlet, ne parayı veren rabbul mal, ne de parayı çalıştıran mudârip tir, sadece üçüncü bir şahıstır ki, bu da aktin fesâdını gerektirmez. Zira akitle alâkası olmayan birinin, kişiye “paranı filancıya mudârebe (emek-sermaye) ortaklığı üzere ver, eğer mudârip (parayı çalıştıran kimse) zarar ederse ben ödeyeceğim” demesinin, dinen bir sakıncası yoktur. Çünkü bu kişi, parayı veren rabbul mal veya parayı çalıştıran mudârip değildir, üçüncü bir şahsın sözünün de akte herhangi bir tesiri yoktur. Yine de her şeyin en doğrusunu bilen şüphesiz Mevlâ Teâlâ’dır.

İslam Fıkhı Açısından Finans Kurumları  Yazısı Fatih Kalender

İslam Fıkhı Açısından Finans Kurumları  Yazısı Arifan Dergisiğ 2008 Yılı Şubat Sayısından Alınmıştır.

 

Vade Farkı Faiz İlişkisi

Vade Farkı Faiz İlişkisi
Satıcı, malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade fiyatını söyler; alıcı da bu fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun üzerinden alış verişi kesinleştirirler. Bu şekilde yapılan satış sahihtir .Zira satıcının malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade fiyatını söylemesi icap değil, ancak hukuki niteliği itibari ile bir “icaba davet”tir yani tekliftir. Bu durumda karşı tarafın yani alıcının, teklifte ileri sürülen vadeyi ve o ölçüdeki fiyatı “kabul ettim” demesi, müşteri tarafından bir icaptır. Satıcıdan da kabulüne delalet eden bir kelimenin veya fiilin zuhur etmesi, akdin ikinci unsuru olan kabul olarak değerlendirilir.
Bizleri yoktan var edip, sayısız nimetler veren Rabbimize hamd olsun ve bizlere hak ile batılı, helal ile haramı ayırmak için gönderdiği Hz. Muhammed (Sallallahü aleyhi ve sellem)e, âl ve ashabına selam olsun.
Bu ayki sayımızda mütedeyyin esnafı hayli huzursuz eden vade farkını ele alacağız.
Kimileri böyle bir uygulamanın faiz olacağı endişesi ile ya bu tür muamelelere girmekten kaçınmakta, ya da ticari zorunluluktan dolayı girse bile huzursuz olmaktadır. Vadeli satışta vade karşılığı alınan farkın İslam’ın haram kıldığı faizle ilişkisi öteden beri İslam Âlimlerinin gündemini meşgul etmiştir.
İslamiyet alış verişi helal, faizi ise haram kılmıştır.
İslamiyet’in izin verdiği şekilde bir malın başka bir mal ile mübadelesine (değiştirilmesine) alış veriş denir. 1 Faiz ise borç verilen bir parayı belli bir vade sonunda belirli bir fazlalıkla almanın veya herhangi bir borç ilişkisiyle ortaya çıkan ve zamanında ödenmeyen bir alacak için ek vade tanıyıp vade sonunda bu alacağı fazlasıyla geri almanın, genel adıdır. 2 Klasik fıkıh kitaplarımızın ifadesi doğrultusunda faiz; paranın vade sebebiyle para kazanmasıdır. Vadeli satış ise; malın peşin kıymetine göre vade sebebiyle daha fazla bir bedele satılmasıdır. Dolayısıyla faiz ile vade farkı arasında fark bulunduğu bir gerçektir. Bu meseleye daha geniş açıdan bakabilmek için İslam’a göre alış verişin şartlarına bir göz atalım.
İslam’a göre alış verişin altı tane rüknü vardır, bunlar;
1- Bâyi (satıcı) 2- Müşteri (alıcı) 3- Semen (alınan mal mukabilinde verilen para veya para makamına kâim olan nesne) 4- Mebî’ (satışa arz edilen mal, diğer bir tabirle semenin mukabilinde olan mal) 5- İcap 6- Kabul’dür.3 (Beşinci ve altıncı maddelerin tarifleri aşağıda anlatılacaktır) Alış verişin oluşabilmesi için nasıl bu rükünlere ihtiyaç varsa, bu rükünlerin her birerlerinin tahakkuku için de belli şartlar vardır. Ancak konumuzun, yani vade farkının helal veya haramlığı bu rükünlerden icap ve kabulle alakalı olduğundan diğer rükünlerin şartlarına bu sayımızda değinmeyeceğiz.
İcap ve kabul, karşılıklı rızanın göstergesi sayıldığından, özellikle Hanefi hukukçuları tarafından, genelde akdin yegâne rüknü olarak nitelendirilmiştir.4
Hanefilere göre ilk açıklanan iradeye icap, buna cevap mahiye tinde ve ikinci olarak açıklanan iradeye ise kabul denir.1 Yani, akdi oluşturan taraflardan iradesini ilk defa ifade eden kimseye icap eden, ifade ettiği söze de icap denir. Gerek bu kimse malı satan bayî olsun, gerekse malı satın alan müşteri olsun. İcap edenin iradesini aynen kabul eden kimsenin ifadesine de kabul denir. Gerek bu kimse malı satan bayî olsun gerekse malı satın alan müşteri olsun.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, kabulün icaba muhalif olmamasıdır. Mesela kişi “Bu malı 10 liraya sattım” dese bu bir icaptır, karşı tarafın “Bu malı 10 liraya satın aldım” veya bu manaya gelen başka bir ifade kullanması da kabuldür. Ancak, “10 liraya sattım” diyene mukabil “9 liraya aldım” dese veya “10 liraya peşin sattım” diyene, “10 liraya bir ay vadeli aldım” dese, bu söz kabul olarak değerlendirilmez bilakis yeni bir icap olur ki, akdin oluşabilmesi karşı tarafın bu yeni icabı külli olarak (yapıldığı şekilde) kabul etmesine bağlıdır. Görüldüğü gibi akdin oluşması kabulün icapla buluşmasıyladır. Bu da gösteriyor ki icap ve kabulden önceki sözlerin akde hiçbir tesiri yoktur.
İslam hukukuna göre malın peşin satışı caiz olduğu gibi, vadeli satışı da caizdir,2 lâkin şunu da ifade etmek gerekir ki, herhangi bir kayıt getirilmeden yapılan satışta asıl olan peşin olmasıdır. Vadeli satışın İslam’a göre caiz olabilmesi için, tayin edilen vadenin malum olması gerekir. Zira vade zamanının meçhul olması yani belirtilmemesi akdi fasit eder (bozar), bu da Hanefi mezhebine göre faiz sayılır.3 Günümüzdeki vadeli satışları İslami açıdan değerlendirmemiz, bu satışın oluşumunu bilmemize bağlıdır.
Günümüzdeki vadeli satışların oluşumunu iki kısma ayırabiliriz:
1. Kısım: Bayî’nin yani satıcının “Bu malın peşin fiyatı 10 lira, bir ay vadeli fiyatı ise 12 lira” demesi, alıcının da bunlardan birisini yani peşin olan 10 lirayla, bir ay vadeli olan 12 lirayı tayin etmeden “tamam aldım” demesidir. Bu şekilde yapılan alış veriş elbette caiz değildir. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi kabulün icaba muhalif olmaması lazımdır. Misalimizde icap yoktur ki karşı tarafın sözünü kabul olarak değerlendirelim. Zira Bayî’nin yani satıcının “Bu malın peşin fiyatı 10 lira, bir ay vadeli fiyatı ise 12 lira” demesi, icap değildir. Bilakis hukuki niteliği itibari ile bir icaba davettir, başka bir tabirle tekliftir. Dolayısıyla alıcının da bunlardan birisini yani peşin olan 10 lirayla, bir ay vadeli olan 12 lirayı tayin etmeden “tamam aldım” demesi kabul olarak değerlendirilemez, bilakis yeni bir icap olur.
Ancak bu icapta da akit açısından bir problem oluşmuştur ki, bu da, satın alınan malın bedelinin meçhul olmasıdır. Oysa bir satış sahih olması için fiyatın nizaya yani tartışmaya götürmeyecek şekilde belirtilmesi gerekir. Ayrıca Peygamber (Sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin bir satış içerisinde iki satış bulunmasını yasaklamış olması, bu şekilde yapılan alış verişin caiz olmadığının göstergesidir. Tekrar belirtelim ki, bu hüküm, yani bu akdin caiz olmaması, tarafların fiyatlardan birisi üzerinde anlaşmadan ayrılmaları halindedir.
2. Kısım: Satıcı, malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade fiyatını söyler; alıcı da bu fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun üzerinden alış verişi kesinleştirirler. Bu şekilde yapılan satış sahihtir ve dinî bir mahzuru yoktur. Zira satıcının malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade fiyatını söylemesi birinci kısımda da olduğu gibi icap değil, ancak hukuki niteliği itibari ile bir “icaba davet”tir yani tekliftir. Bu durumda karşı tarafın yani alıcının, teklifte ileri sürülen vadeyi ve o ölçüdeki fiyatı “kabul ettim” demesi, müşteri tarafından bir icaptır. Bayîden de kabulüne delalet eden bir kelimenin veya fiilin zuhur etmesi akdin ikinci unsuru olan kabul olarak değerlendirilir. Böylece kabul ile icap birbirlerine muhalif olmadan bir araya gelmiş olur ki, bu da akdin oluşumu demektir. Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, akdin oluşması kabulün icapla buluşmasıyladır. İcap ve kabulden önceki sözlerin, akde hiçbir tesiri yoktur. Konunun anlaşılabilmesi için şöyle bir misal verebiliriz.
Uzun pazarlık neticesinde yapılan alışverişin hükmü nedir?
Pazarlık olan alış verişlerde, tarafların bir fiyat üzerinde anlaşmaları vaki olmadan önce, mal için bir çok fiyat konuşulabilir. Mesela; bayî’nin (satıcının) “Bu malı 10 liraya satıyorum” demesi, müşterinin (alıcının) “5 liraya alırım” demesi, bunun ardından Bayî’nin “9 liraya olur” diye mukabelede bulunması, sonra müşterinin “6 liraya alırım” demesi ve sonunda 7,5 liraya anlaşıp akit yapmaları gibi alış verişlerde birçok fiyat konuşulmuştur. Ama bu şekilde yapılan alış verişin caizliliğinde herhangi bir ihtilaf söz konusu bile değildir. Zira bu durumda kabul ile icap, aralarında herhangi bir farklılık olmaksızın buluşmuşturlar. Vadeli satışlarda konuşulan farklı bedelleri de bu şekilde değerlendirebiliriz. Zira bu farklı bedeller kabulün icapla buluşmasından önce konuşuldukları için, tıpkı pazarlık esnasında konuşulan bedeller gibidirler.
Meselemizi bu şekilde düşündüğümüzde, günümüzdeki vadeli satışların yukarıda beyan ettiğimiz ikinci kısma dahil olduğu ve bunları faiz olarak değerlendirmenin mümkün olmadığı gözlenecektir. Çünkü kâr meşrudur ama, her zaman aynı olmasını gerektiren bir dinî zorunluluk yoktur. Bugün % 10, yarın % 25 kârla satmakta sakınca olmadığı gibi, peşin satılması halinde % 10, vadeli satılması halinde % 30 veya başka bir oranda kâr konulmasında da bir mahzur yoktur. Velev ki bu oranlar faiz müessesesi olan bankaların oranlarıyla eşit olsun. Zira kişi kâr oranını piyasaya göre tayin edebildiği gibi, belli müesseselere göre de tayin edebilir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus; Akdin, tespit edilen peşin veya vadeli fiyatlardan biri üzerinde anlaşma sağlanarak yapılmasıdır. Ancak, fiyatın baştan tespit edilmemesi veya ödemenin gecikmesi halinde, her ay için yüzdelik oranında mesela % 2 gibi bir fark almak suretiyle yapılan satışların sahih olmayacağı, yukarıdaki misallerimizden anlaşılmıştır. Zira bu gibi akitlerde alıcı ile satıcı tek bir fiyat üzerinde anlaşmış olmamaktadır. Ha disi şeriflerde belirtilen faiz, böylesi akitlerde açıkça kendisini göstermektedir.
Vade Farkı, Azimet değil Ruhsattır…:
Burada şu meseleye de dikkat etmeliyiz, İslam âlimlerinin beyan ettiği ve netice olarak vade farkının caiz olmasını gösteren hükümler, vade farkının alınmasını tavsiye mahiyetinde değildir. Ancak, ticarî hayatın zaruretlerinden kaynaklanan bir hükümdür. Daha açık bir ifadeyle ruhsattır, azimet değildir. Yani, bir Müslüman tüccar vâde farkını koyarak taksitli satış yapabilir. Ancak imkânları zayıf olan müşterilerine vade farkı koymaksızın yapacağı bir satış da şüphesiz takdire şayandır. Hatta vade farkını istemeden yaptığı bir satışla, bir bakıma, müşterisine karz-ı hasen (borç) vermiş gibi sevap kazanır. Bunun sevabı ise, gerek Kur’ân-ı Kerim’de ve gerekse hadis-i şeriflerde birçok defa zikredilerek, Müslümanların dikkatine sunulmuş ve buna teşvik edilmiştir. Bu itibarla, Müslümanların karşılıklı sevgi, muhabbet ve kardeşlik duyguları içinde, her vesileyle birbirlerinin yardımına koşmaları, bahusus zengin olanların fakir olanlara ellerinden geldiği kadar yardımda bulunmaları, güzel bir davranıştır, başka bir ifadeyle bunlar Müslümanda olması gereken ahlakî özelliklerdir. Özellikle günümüz Müslümanlarının bu ahlâka ve dayanışmaya çok ihtiyacı vardır.

Vade Farkı Faiz İlişkisi

Arifan Dergisi Ocak 2008 Sayısından Alıntıdır.

 

Vade Farkı Faiz İlişkisi Fatih Kalender

Geleceğin inşası için Kadının Eğitimi Şart

Geleceğin inşası için Kadının Eğitimi Şart
Toplumun gelecekteki temel yapısını oluşturan çocuğun eğitimi için öncelikle annenin eğitimli olması gerekir. Annenin eğitimi, çocuk eğitiminde atılacak ilk ve en önemli adımdır. Bugün bütün mesleklerin bir eğitim öğretim kurumu, okulu vardır. Ama toplumda en önemli ve en zor bir meslek olan anneliğin eğitim-öğretim kurumu yoktur. Kadının herhangi bir meslekte iyi bir kariyerinin olması veya birçok okullar bitirmesi eğitimli olduğu anlamına gelmez. Çünkü kadının aile içerisindeki başarısızlığını ev dışındaki hiçbir başarısı telafi edemez.
Toplum yapısının şekillenmesinde tesiri en güçlü unsur annedir. Dolayısıyla kadın her yerde geleceğe köprü kuran, topluma damgasını vurandır.
Kadın ve erkek bir zincirin halkaları gibi birbirine muhtaç ve bağımlılıkla yaratılmıştır. Fıtraten kendilerine yüklenmiş olan rollere sahiplendiklerinde birbirlerini tamamlayıcıdırlar.
Roller karışırsa toplumun düzeni bozulmaya yüz tutar. Ne yazık ki günün sistemi kadına erkek gibi toplumu kalkındırıcı, maddeyi üretici bir rol biçmektedir.
Bugün batı, insanlığa çılgınca bir tüketim ve bunun mukabilinde üretim öngörmektedir. Bunun için de kadın ve erkek arasında ayrım yapmamaktadır. Günümüzde bu üretim ve tüketim psikolojisinin tesirinde kalan toplumumuz da kadını, kendi asli vazifesini unutturarak kamusal alanlarda çalışmaya yönlendirmektedir.
Hâlbuki kadın zaten üretkendir. O toplumda insanı, insanlığı, sevgiyi, fazileti üretendir. En büyük potansiyeli olan annelikle geleceğe imza atandır.
Kadının bu potansiyelini ortaya çıkaramaması, kendine biçilen hayat rolünü oynayamaması kimlik bunalımına sebeptir. Bunun sonuçları da toplumda uzun vadede sosyal ve ahlaki buhranlar şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Kadının ailedeki anne, eş ve ev hanımlığı işlevlerinin toplumsal niteliğini görmemek oldukça büyük bir gaflettir.
Alkol bağımlılığı, suça ve şiddete yönelme, aşırı cinsellik, intiharlar gibi çeşitli ruhsal problemler daha çok, kadının asli görevinden uzaklaşması sebebiyle, anne şefkatinden mahrum yaşanmış çocukluğun neticeleri olarak ortaya çıkabilmektedir.
Toplumun düzeni, gelişmesi ve insanlığın huzuru için kadının fıtri rolüne döndürülmesi şarttır.
“Bize iyi anneler verin
Size iyi bir dünya verelim” (söz)
Kadının Eğitim Seviyesi Çok Düşük
Her çocuk bir nesli temsil eder. Dolayısıyla çocuk bir yerde toplumun temelidir. Bu noktada çocuk eğitimi apayrı bir önem arz eder. Toplumun gelecekteki temel yapısını oluşturan çocuğun eğitimi için de öncelikle annenin eğitimli olması gerekir.
Yapılan istatistikler toplumumuzda kadının eğitim seviyesinin çok düşük olduğunu göstermektedir.
Kitap okuma alışkanlığı, düşünce ve fikir yapısını geliştirme gayretleri maalesef çok yaygın değil.
Ama bunun yanı sıra el becerileri, pasta, börek, yemek çeşitleri tv dizileri, alışveriş merkezleri, ucuzlukçular, modalar, markalar, fiyatlar, indirimler hep kadının en önde gelen ilgi alanı dâhilinde.
Çocukların temiz ve şık giyimli olması, vücutlarının gürbüz ve sağlıklı görünmesi de anneliğin tek ve yeterli vazifesi olarak telakki edilmektedir. Hâlbuki asıl olan, çocuğun bedeninden ziyade ruhunu doyurabilmek manevi açlıklarını giderebilmektir. Annelik budur… Yoksa bedeni sağlıklı ama ruhu hastalıklı; yüzü, elbisesi temiz ama fikir ve mana ufku kirli, çocuklar yetiştirmek annelik değildir.
“İyi evlatlar iyi annelerin meyveleridir”
Unutulmamalıdır ki iyi terbiye her zaman kuvvetli şahsiyetlerin eseridir.
Bir anne çocuklarıyla beraberliğini sürdürebilmek ve onların inançlı, ruhen sağlıklı olduklarını görmek mutluluğunu ancak çok önceden kendini eğitme yoluyla elde edebilir.
Kendini yetiştirmeyen, geliştirmeyen bir annenin çocuklarına verebileceği bilgi birikimi zayıflayacak hatta zamanla tükenmiş olacaktır. Bu da onun çocuklar üzerindeki tesirini azaltacak ve iletişimin kopmasına sebep olacaktır.
Ailede annenin eğitim seviyesinin geriliği, çocuklarda terbiye ve disiplin mekanizmasının işlerliğini yitirmesi demektir.
“Kendini ıslah edemeyen Başkasını ıslah edemez.” (söz)
İyi Kariyer Eğitimli Olmak Değildir
Aslında her anne baba çocuğunun iyi yetişmesini, mükemmel olmasını bekler. Bu, çocuk eğitiminde önemli bir motivasyondur. Ancak çocuğumuzun iyi yetişmesinin, bizim iyi insan olmamıza bağlı olduğu gerçeği göz önünde tutularak, çocuk eğitimi için işe önce kendimizden başlamalıyız. Kişinin kendini değiştirmesi çok zor, ama mümkündür. Mümkün olmasaydı Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurmazdı…
Anne veya anne adayı, çocuğunda görmek istediği üstün vasıfları önce kendi şahsında yerleştirmeye çalışmalıdır. Annenin eğitimi, çocuk eğitiminde atılacak ilk ve en önemli adımdır. Bugün bütün mesleklerin bir eğitim öğretim kurumu, okulu vardır. Ama toplumda en önemli ve en zor bir meslek olan anneliğin eğitim-öğretim kurumu yoktur.
Günümüz maarif sisteminde erkekle aynı müfredata tabi tutulan genç kızımız ne yazık ki kendi asli mesleği olan annelik ve ev hanımlığına daha bir yabancılaşmakta, uzaklaşmaktadır.
Onun için bir kadını herhangi bir meslekte iyi bir kariyerinin olması veya birçok okullar bitirmesi eğitimli olduğu anlamına gelmez. Eğitimci yazar Seyhan Büyükcoşkun’un ifadesiyle; “Kadının aile içerisindeki başarısızlığını ev dışındaki hiçbir başarısı telafi edemez.”
Allah Resulü’nün (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ifadesiyle, “Cennet annelerin ayağı altındadır.” Ancak öyle zannediyoruz ki bu müjde taşıdığı mesuliyetin ağırlığını bilen, sistemli bir çalışma ve gayret sarf eden, azimli, özverili anneler içindir.

Geleceğin inşası için Kadının Eğitimi Şart – Şerife Tortop

Arifan Dergisi Kasım 2007 Yazısı

( izinsiz alıntılamaz, ticari amaçlarla kopyalanamaz! )

Endülüsün Akıbetine Uğramayalım

Endülüsün Akıbetine Uğramayalım
Yaklaşık 800 yıl hüküm süren ve İslam medeniyetinin en güzel örneklerini yaşatan Endülüs’ün geçen süre zarfında koyu Katolik bir İspanya’ya dönüşmesinden ibret almak gerektiğini vurgula¬yan eski Kültür Bakanı İsmail Kahraman, “İlânihaye memleke¬timizin Müslüman bir ülke olarak kalacağının garantisi olamaz” diyerek Roma ve Bizans’ı ihya çalışmalarına karşı uyardı. Yapılan kazı çalışmalarının Selçuklu ve Osmanlı tapularını iptale yöne¬lik olduğuna dikkat çeken Kahraman, ‘Milli Kültür Bakanlığı’nın kurulmasını ve ‘Milli Kültür Şurası’nın acilen toplanması gerek¬tiğini kaydetti.
Kültür eski Bakanı İsmail Kahraman, başta Fatih ve İstanbul olmak üzere yurt genelinde Roma ve Bizans eserlerini ihya et¬meye yönelik çalışmalara dikkat çekti. Endülüs’ün akıbetine uğ¬ramamak için bir garantimiz bulunmadığını vurgulayan İsmail Kahraman şöyle devam etti; “Kazılarla tarihi miras, diğer bir ifadeyle o medeniyetin tapusu ortaya çıkarılır. Kazılara bakınız, hep yabancı kültür eserleriyle ilgilidir. Yani Selçuklu ve Osmanlı eserleriyle ilgili kazılar değildir. Niye Selçuklu’nun, Osmanlı’nın mimarisini ortaya çıkarmıyorsunuz, niye kendi medeniyetimize ait çalışma yapmıyorsunuz da illa Bizans üzerine çalışıyorsunuz?
Yapılan kazılar için, ‘Eski eserleri ortaya çıkartalım, arkeolo¬ji ve tarih dünyasına kazandıralım’ görüşü seslendiriliyor ki bu tamamen lafı güzaftır. Esasında bu çalışmalar, ‘Sizin tapunuzu iptal edelim’ manasına geliyor. Taksim’e camii yapılmasına da ta¬puyu yenileyeceğimiz gerekçesiyle mani oluyorlar. Israrla, ‘Noel baba Türkiye’de doğdu. Meryem Ananın evi Anadolu’da. Burası sizin hac yerinizdir ve mukaddes bölgeleriniz bizdedir’ demek, arkeoloji ilmine ve tarihe hizmet adı altında kendimizin asimile olmasını, kendi kültürümüzün yok olmasını istemek manasına geliyor.
Medeniyetimizin Tapusu İlga Edilmesin
Başta İstanbul olmak üzere nerede Roma ve Bizans kalıntı¬sı varsa onu ortaya çıkaracak çalışmalar yapılıyor. Bizans ve Roma’nın ortaya çıkması demek, üstündeki Osmanlı, Selçuklu eserinin yok edilmesi demektir. Ayasofya dahil olmak üzere bir çok eserde aynı taktik uygulanıyor. 1934’de Ayasofya tamir edil¬mek maksadıyla ibadete kapatıldı. Aradan geçen bunca zamana rağmen nasıl bir tamiratsa bitirilemedi. Bizim tatbikatımız, ‘Al¬tında ne olursa olsun Osmanlı, Selçuklu ve İslam eserlerine do¬kunamazsınız’ şeklinde olmuştur.” Kültür Bakanlığı, ‘Milli Kültür Bakanlığı’ olarak meseleye el atmalıdır. Milli Şuuru olmayan in¬sanların millet halinde devamı mümkün değildir. Yani ilânihaye memleketimizin Müslüman bir ülke olarak kalacağının garantisi olamaz. Çünkü önümüzde bir Endülüs örneği var. Yaklaşık 800 yıl hüküm süren ve medeniyetin zirvesine çıkan Endülüs bugün takipçilerinden yoksun durumda. Zirveye çıkan İslam medeniye¬tine ev sahipliği yapan İspanya’nın koyu bir Katolik ülke haline gelmesi bize bir ibret olmalı. Dolayısıyla bize ait eserlerin ihyası lazımdır. Tapularımızın ilga edilmemesi lazımdır. Uykuya daldı¬ğın zaman gidersin. Bu nedenle uyumamak zorundayız. Kimseye kanıp ağzımızdaki peyniri düşürmeyiz inşallah.”
‘Milli Kültür Bakanlığı’ Kurulmalı
Kültürün milli olduğunu, dolayısıyla ‘Milli Kültür Bakanlığı’nın yeniden hayata geçirilmesinin zorunluluğunu anlatan İsmail Kahraman, ‘Milli Kültür Şurası’nın da düzenli olarak toplanması gerektiğini belirterek açıklamasını şöyle sürdürdü; “Fatih hak¬kında özel bir sayı yapmanız güzel bir girişimdir, tebrik ediyo¬rum. Bugün toplumumuz tarihini yeterince bilmemektedir. Fa¬kat tarihi öğrenmek gerekmektedir. Tarih geleceğin kendisidir ve istikametimizi bulmamız için fener tutuyor önümüze. Sıkın¬tımız tarihi bilmemekten kaynaklanmaktadır.
Kültür Bakanlığının şeması içinde Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü vardır. Bir de Anıtlar ve Müzeler Ge¬nel Müdürlüğü diye bir birim var. Kültür Bakanlığı’nın esas adı Milli Kültür Bakanlığı’dır. Nasıl Milli Eğitim Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı varsa öyle bir isim olarak ortaya atılmıştır. Ancak 12 Mart 1971 muhtırasından sonra sadece Kültür Bakanlı¬ğı şeklinde tanımlanmış.
‘Milli Kültür Şurası’ Toplanmalı
Şu anda Kültür Bakanlığı’nın yönetmeliğinde 4 yılda bir; Milli Kültür Şurası toplanır kaydı var. Ben bakan olduğumda geçen 6 yılda yapılmamıştı. Osmanlı’nın 700. kuruluş yıldönümünü de kapsamak üzere bir şura toplama çalışması yapmıştık, fakat hü¬kümetin ömrü yetmediği için bize nasip olmamıştı. O günden bu zamana kadar da yapılmadı. Demek 16 yıldır Milli Kültür Şurası toplanamıyor. Ben, benden sonraki bakan olan İstemihan Talay’a, sonradan Atilla Koç’a da toplanmasını önermiştim, top¬lanamadı. Şimdi Ertuğrul Günay beye de teklif edeceğim.
Milli Eğitim Şuraları sürekli yapılıyor. Aynı şekilde Milli Kül¬tür şuraları da olmalıdır. Çünkü Kültür Bakanlığı Milli Eğitim Bakanlığı’ndan daha çok öneme haiz bir bakanlıktır.
Kültür millidir, evrensel değildir. ‘Kültür evrenseldir’ diyenler, milliliği kabul etmeyip Türkiye’nin asimile olmasını ve ortadan kalkmasını isteyenlerdir. Evrensel değerler olur ama evrensel kültür olamaz. Çünkü her toplumun kendine göre bir yaşayışı vardır ve kültür de doğumdan ölüme kadar insan hayatının ta¬mamını ihtiva eder.
Fatih İstanbul’u aldığında Ortodoks cemaat bizzat kendi irade¬siyle 13 tane Kilisenin camiye çevrilmesine rıza gösterdiler. Kari¬ye ve Fethiye gibi camiler bu kabildendir.
Milli eserlerimizin ihyasında elimizden geleni yapmalıyız. Fa¬kat bu, başka medeniyetlere ait olan ve müstakil duran eserlerin yok olmasını istemek manasını taşımaz. Çünkü siz yok ederseniz diğer taraf da sizi yok eder.”

Endülüsün Akıbetine Uğramayalım

Arifan Araştırma Ekibi

Arifan Dergisi Kasım 2007 Yazısı

Ölümün Öldüremediği Kahramanlar

Ölümün Öldüremediği Kahramanlar
İnsanoğlunun iman ettikten sonra yükselebileceği en büyük makam şüphesiz ki şehitlik makamıdır. Şehitlik, Cenab-ı hakkın rızası için canı feda etmektir. Kur’an-ı Kerim’de, ‘ALLAH yolunda şehid olanlara ölüler demeyin, bilakis onlar diridirler. Fakat siz fark edemezsiniz’ buyurarak şehitleri ölümün öldüremediği kah¬ramanlar olarak tanımlamaktadır. Ölüm asla bir şehidi öldüre¬mez. Ölüm bu mübarek makamın önünde diz çökmüştür. Gerek Hızır Ali Muradoğlu, gerekse Bayram Ali Öztürk hocalarımız da ölümün öldüremediği kahramanlardır.
Aziz dostlar, Ârifân dergimizde bu ay bildiğiniz gibi şehadet ve şehitliği işlerken yakın zamanda Rabbimize yolcu ettiğimiz Bay¬ram Ali Öztürk ve Hızır Ali Muradoğlu hocalarımızın ardından onları hayırla yâd etmek istiyoruz. Gerçi hiçbir kelam ve kelime¬ler bir şehidin fedakârlığını anlatmaya kâfi gelmez.
Hz. Kur’an, malumunuz Bakara sure-i şerifinde ‘ALLAH yolun¬da şehid olanlara ölüler demeyin, bilakis onlar diridirler. Fakat siz fark edemezsiniz’ buyurarak şehidleri ölümün öldüremediği kahramanlar olarak ödüllendirmiş olup asıl ödülün ise cennet¬te rabbimizin rızasını kazanmak olduğu hadis-i şeriflerde beyan buyrulmaktadır.
İnsanoğlunun iman ettikten sonra yükselebileceği en büyük makam şüphesiz ki şehitlik makamıdır. Şehitlik, Cenab-ı hakkın rızası için canı feda etmektir. Bilindiği üzere peygamberlik ma¬kamı çalışarak elde edilen bir makam değildir ve bu makam Sev¬gili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sel¬lem) ile sona ermiştir. Zira Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), tüm âlemlere gönderilmiş hidayet elçisidir. Peygamberlikten sonraki en yüksek makam şehitler ve sıddıkların makamıdır.
İşte bu kahramanların önünde ölüm dahi diz çökmüş ve onları Hz. Kur’an’ın ifadesiyle öldürememiştir.
İlk şehid ve mazlum Âdem Aleyhisselam’ın oğlu Habil’den beri şehitlerimizi ne aradan geçen zaman, ne de mekân farklı¬lığı öldürmeye gücü yetmemiştir. Şehitlerin seyyidi Hz. Ham¬za Efendimizi sahi ölüm öldürebilmiş midir? Hâlâ Hz. Hamza (ra) anıldığında yüreklerimize cesaret ve hayranlık dolmuyor mu? Mekke’nin en zengin ailesinin gözde evladı Hz. Musab b.Umeyr’in (ra) Resulullah’ın (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kucağında Uhud’da cennete yolculuğu hâlâ bizleri o Yusuf yüzlü sahabi efendimize hayran bırakmıyor mu?
Bir gün Mekke günlerinde Resulullah (sav.), Hz. Musab Bin Umeyr’i eski elbiseler içinde, aç ve solgun bir vaziyette yürürken görünce gözleri yaşarır ve ‘Ey Allah’ım, ben şahidim ki bu kulun tüm dünya nimetlerini senin rızan için terk etti…’ diye duygu dolu dualar etmişti. Bu aziz sahabe, Uhud savaşında İslam’ın sancağını alınca yolun sonu cennete varıncaya kadar sancağı hiç bırakmadı.
Akabe biatlarında Medine’den gelen Ensar, Efendimizden (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kendilerine dini İslam’ı öğretecek mual¬lim istemişlerdi. Resulullah Efendimiz de (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onlara Hz. Musab b. Umeyr’i göndermişti. Burada hemen belirt¬memiz gereken bir husus, niçin Musab (ra)? Çünkü hem hitabeti düzgün ve etkileyici hem de siması görenlere itimat telkin eden güzel bir şahıstı. Adeta bu muazzez sahabi Medine’yi Resulullah’a hazırlamakla görevli gibiydi. Aradan iki yıl bile geçmeden Re¬sulullah Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), Hz. Ebubekir Efen¬dimizle hicretleri esnasında Kuba’ya geldiklerinde Efendimizi karşılayan muhacir ve Akabe biatlarında bulunanların dışındaki yüzlerce Medineli Müslümanlar, Resulullah’ı görmeden Müslü¬man olmuş Hz. Musab bin Umeyr’in hizmet ve tebliğinin meyve-leriydi. Sanki Resulullah’tan önce Medine’ye gelerek önden yü¬rüyen kahramanlara örnek teşkil ediyor ve ‘Medine seni bekliyor ey Allah’ın resulü, buyur efendim’ diyordu.
Şehitler Ölmez!
Burada dikkatimizi çeken bir husus da, Hz. Musab (ra) kıya¬mete kadar Resulullah’ı bekleyen kâinattaki her fedakâr ilim ve irfan yolunun yolcularına rehberlik ediyor oluşudur. Yani gerek Hızır Ali Muradoğlu, gerekse Bayram Ali Öztürk hoca¬larımız gibi İslam’ı tebliğ hizmetkârları adeta bu günün Musab bin Umeyrleri rolüne soyunmuş ve ömürlerini kaderi ilahi şe¬hadetle taçlandırmış bahtiyar müminlerdir. Dünya durdukça Resulullah’ı görmemiş yerlere onun adını ve sünnetini götürecek zamanın Musabları hep var olacaktır. Zira bu Rabbimizin kati vaadidir ki; şehitler ölmez! Her asırda Rabbimizin takdir ettiği sevdalı binlerce yürekte canlanır adeta yeniden… Yani ölüm asla bir şehidi öldüremez. Ölüm bu mübarek makamın önünde diz çökmüştür. Ve onlar Resulullah’ın (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bir hadis-i şeriflerinde buyurduğu gibi ‘Cennete giren hiçbir mümin oradan çıkmak istemez. Sadece şehitler rablerinin kendilerine verdiği ikram ve dereceleri görünce tekrar dünyaya gelmek ve tekrar şehid olmak isterler’ buyuruyor.
Aziz dostlarım, bir kulun peygamberlik makamından sonra yükseleceği en yüce makam şahadettir ki, peygamberlik kapı-sı Resulullah efendimizle kapanmıştır. Başta Hz. Hamza, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (ra) olmak üzere nice şühedaya arka¬daş olmak, cennette komşu olmak ne muazzam bir şereftir değil mi? Bu vesileyle Hz. Osman b.Afvan ve Hz. Musab b.Umeyr (ra) olmak üzere ilim ehli şehid sahabilere yoldaş olmuş merhum ve muhterem Hızır Ali Muradoğlu ve Bayram Ali Öztürk hocaları¬mıza rabbimizde sonsuz rahmetler diler, hepinizi en emin olana Cenab-ı Hakka emanet ederim.
Selam ve dualarımla…

 

Arifan Dergisi 2007 Kasım Sayısı

Ölüm bir Yok oluş mudur?

Ölüm bir Yok oluş mudur?
Ölüm sadece bir halin değişmesidir. Ruh bedenden ayrıldıktan sonra da bâkidir, ama ya azap içerisindedir veya nimetlere mazhar bir haldedir.
Tevessül edilen kişinin diri veya ölü olması arasında bir fark yoktur. Tevessülün ölümden sonra da caiz olduğunu ispat eden delilleri serd etmeden önce, cevabını açıklamak istediğimiz bazı sorular vardır:
1) Ölüm tam bir yok oluş mudur; yoksa o, bir yurttan diğerine geçiş midir?
2) Bir şeye güç yetirmenin varlığı ve yokluğu hususunda ölüyle diri arasında bir fark var mıdır?
3) Ölü mü, dirinin dua ve benzeri hediyelerinden faydalanır, yoksa diri de ölüden fayda görebilir mi?
4) Peygamberin ve velinin Allah katındaki mertebesi ölümünden sonra biter mi?
Allah’ın tevfîk ve inayetiyle bu suallere cevap vermek üzere deriz ki: Ehl-i Sünnet ve’l- Cemaat inancına göre ölüm; dünya yurdundan berzah âlemine geçişten ibarettir. Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî (Rahimehullâh) “el-İhyâ” isimli eşsiz eserinde şöyle demiştir: Âyet ve hadislerden anlaşıldığına göre, ölüm sadece bir halin değişmesidir, ruh bedenden ayrıldıktan sonra da bâkidir, ama ya azap içerisindedir veya nimetlere mazhar bir haldedir. 1
Süyûtî (Rahimehullâh) “Büşra’l-Keîb” isimli eserinde bu konuyu şöyle açıklamıştır:
“Ulemanın beyanına göre; ölüm halis bir yokluk ve sade bir tükeniş değildir, ölüm ancak ruhun bedenle ilişkisinin kesilmesidir. 2
“İnbâü’l-ezkiyâ fî hayâti’l-enbiyâ” ve “Mirkatü’s-Su’ûd” isimli eserlerinde de şöyle demiştir: “Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ve diğer peygamberlerin kabirlerinde diri oldukları, bu hususta ulaştığımız deliller sayesinde bizim nezdimizde kat’î bir bilgiyle malumdur ki, artık bu rivâyetler tevâtür derecesine ulaşmıştır.” 3
İbn-i Kayyim, “er-Rûh” isimli eserinde şöyle demiştir:
“Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in Cesed-i Şerîfi’nin toprakta taptaze durduğu kesinlikle bilinmektedir. Sahabe Ona: “Sen kabrinde çürümüşken bizim salâtlarımız sana nasıl arz edilecektir?” diye sorduklarında O: ‘Allah, peygamberlerin cesetlerini yemeyi toprağa yasaklamıştır’ buyurarak, bize bu hakikati açıklamıştır. 1
Ölümün yokluk anlamına gelmediğine delâlet eden bir çok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf mevcuttur. Nitekim, “Allah(ın dinini yüceltme) yolunda öldürülen (şehit) kimseler için: ‘ölüler’ demeyin! Doğrusu (onlar), dirilerdir velâkin (yaşantıları cismanî olmadığından) siz (onların hayatlarını sezinlemek bir yana, vahye dayanmayan şu yetersiz akıllarınızla, onların ne manada diri olduklarını bile) anlayamazsınız.” 2 Ve “(Habîbim!) Sakın ha Sen Allah yolunda (Bedir ve Uhud gibi muharebelere katılıp oralarda) öldürülmüş olan kimseleri ölüler sanmayasın! Bilakis dirilerdir; Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.” 3 âyet-i kerîmeleri Allâh yolunda öldürülenleri ölü sanmaktan ve onları “ölüler” diye anmaktan nehyetmektedir. Allah yolunda öldürülmek sade harpte şehit düşmekle olmaz. Bu, nefisle cihattayken ölen velilere de şamildir. Nitekim Ebû Zerr el-Ğıfârî (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Cihadın en üstünü, kişinin, Allah-ü Teâlâ uğrunda nefsi ve arzusuyla cihat etmesidir.” 4
Câbir (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Hoş geldiniz! En küçük cihattan, en büyük cihada; kulun, nefsiyle cihadına geldiniz!” 5 Fudâle ibn-i Ubeyd (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Gerçek mücâhit, nefsiyle cihat edendir.” 6
İşte bu gibi bir çok hadîs-i şerîf ve rivâyet buna delâlet etmektedir. Kılıç şehitlerinin ve aşk şehitlerinin hali bu olunca, ya genel manada bütün peygamberlerin özellikle de Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in berzah hayatı nasıl olur? Nitekim Enes ibn-i Mâlik (Radıyallâhu anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Peygamberler diridirler, kabirlerinde namaz kılarlar” 7
Münâvî (Rahimehullâh) bu hadîsin sahih olduğunu, Kettânî (Rahimehullâh)ise “Nazmü’l-müte-nâsir” isimli eserinde mütevâtir olduğunu söylemiştir. İbn-i Neccâr (Rahimehullâh) ise peygamberlerin ezan ve kametle namaz kıldıklarını söylemiştir. Nitekim Haccâc’ın ordularının Medîne’yi yağmaladığı Harre günlerinde Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in mescidinde üç gün ezan ve kamet getirilmemişti. Sa’îd ibn-i Müseyyeb (Radıyallâhu anh) ise kabr-i şerîfe sığınarak mescitten ayrılmamıştı. Fakat kapalı yerde kaldığından namaz vakitlerini anlayamıyordu. O, namaz vakitlerini ancak Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabr-i şerîfinden duyduğu ezanla anlayabiliyordu. 8
Zerkanî’nin “el-Mevâhib” şerhinde, Kastalânî ve Remlî gibi bir çok âlimin de muhtelif eserlerindeki beyanlarına göre; peygamberler diridirler, kabirlerinde namaz kılarlar, oruç tutarlar, hacca giderler, umre yaparlar ve farz olmayan bir çok nâfile ameller işlerler. 1
Müslim şerhi “el-Müfhim” sahibi Ahmed ibn-i Ömer el- Kurtubî (Rahimehullâh) ın beyanı veçhile; peygamberlerin kabirlerindeki namazları manevî değildir, hayatlarında kıldıkları namaz cinsindendir. Nitekim Enes ibn-i Mâlik (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Mi’rac gecesi kırmızı kum tepesinin yanında Musa’ya uğradığımda o, kabrinde ayakta namaz kılıyordu” 2
Bu hadîsden açıkça anlaşıldığına göre, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mûsâ (Aleyhisselâm)ı gerçekten uyanıkken görmüştür. Mûsâ (Aleyhisselâm) da, hayatında kıldığı gibi kabrinde diri olarak namaz kılmaktadır. 3
Bunda muhal görülecek bir şey yoktur. Âhiret halleri akılla idrak edilemez. Kabir halleri de, dünya hallerinden çok âhiret hallerine benzer. İmam-ı Süyûtî (Rahimehullâh) Nesâî şerhinde şöyle demiştir: Şeyh Bedreddîn ibn-i Sâhib (Rahimehullâh) “Hayâtü’l-enbiyâ” isimli eserinde şöyle demiştir: Bu hadîs, Mûsâ (Aleyhisselâm)a kabrinde hayat sıfatı ispat etmektedir. Çünkü ayakta namaz kılmak, ruhun işi olamaz, bununla ancak beden sıfatlanır. Zaten “Kabrinde” ifadesi bunun delilidir. Çünkü ruhun namaz kılmasının kabre tahsisinin bir anlamı yoktur. Şeyh Takiyyüddîn es-Sübkî (Rahimehullâh) da bu hadîsin şerhinde şöyle demiştir. “Namaz diri bir bedene sahip olmayı gerektirir, ama bu bedenin dünyada olduğu gibi yemeye, içmeye vesâir zarûretlere muhtaç olması gerekmez, bilakis o farklı bir tür hayattır, fakat mecâzî değil, hakîki bir hayattır.” 4
Yine böylece Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in Mi’rac gecesi Mescid-i Aksâ’da peygamberlere imam olduğu, onların Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)i öven konuşmalar yaptıkları hemen hemen bütün hadîs ricâli tarafından sahih kaynaklarda zikredilmiştir. 5 Allah-ü Teâlâ bu şerefi sadece peygamberlere tahsis etmemiş, dünyada ibadet ve namaz aşığı olan ve bu hal üzere vefat eden bazı dostlarına da nasip etmiştir. Nitekim namaz aşığı olan Sâbit el-Bünânî (Radıyallâhu anh): “Ya Rabbi! Bir kuluna kabrinde namaz imkânı verdiysen, onu bana da ver” diye dua ederdi. Vefat ettiğinde onu lahdine koyan kişi üzerini kapattıktan sonra, onun kabrinde ayakta namaza durduğunu gördü. 6
Mardin’e bağlı Şehmûs beldesinde medfûn bulunan, Abdulkadîr-i Geylânî (Kuddise sirruhû) nun arkadaşlarından olan Şeyh Mûsâ ez-Zûlî (Kuddise sirruhû) nun da aynen kendisini kabre koyan kişi tarafından ayakta namaz kılarken görüldüğü muteber kitaplarda zikredilmektedir. Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kâmil ümmetlerinin kabir hayatı böyleyse, ya Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabir hayatı ne kadar gerçektir! Bunun en büyük delili Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen: “Kim bana selâm verirse, Allâh bana mutlaka ruhumu (konuşma kabiliyetimi) iâde ettiği için ben onun selâmına cevap veririm!” hadîsidir. 7
Yine Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Ebu’l-Kasım’ın canı (kudret) elinde olan Zât’a yemin olsun ki, elbette Meryem oğlu Îsâ adâletli bir imam ve âdil bir hakem olarak inecektir. Mutlaka haçları kıracak, domuzları öldürecek, (Müslümanların) araları(nı) kesinlikle düzeltecek ve hiç şüphesiz kin ve nefreti giderecektir. Ona çok mallar arz edilecek, fakat kabul etmeyecektir. Sonra kabrimin yanında durup bana: ‘Yâ Muhammed’ dediği anda ben mutlaka ona cevap vereceğim” 8
İşte bütün bu hadîs-i şerifler Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in, kabrinde işiten, gören ve cevap veren diri bir zat olduğu hususunda bir nastır.
Şehitlerin hayatı Kur’an’ın nassıyla sabitken, ya şehitlerden üstün olan peygamberlerin hayatı, hele hele hem peygamberlerin, hem de şehitlerin Efendisi olan Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in hayatı ve tasarrufları nasıl yadırganabilir? Bu hakikati inkâr edenler, kendisine tâbi olduklarını iddia ettikleri İbn-i Kayyım’in “er-Rûh” isimli kitabına bakacak olsalar, bir çok yanlış inançlarını düzeltmeye muvaffak olacaklardır. Ama onların derdi gerçeği bulmak değildir, kör taklitçiliktir, demek ki bunların imamı “şu veya bu” değildir, ancak nefs-i emmâreleridir.
Vakit ve yer darlığı yüzünden kısa kesmeye mecbur olduğum bu izahla, yazımın başındaki dört sorudan birincisini cevaplamaya çalıştım. Böylece anlamış olduk ki, ölüm, bazılarının yanlış anladığı gibi bir yokluk değildir, bilakis bir yurttan diğerine geçiştir. Bu herkes hakkında böyledir ama peygamberler, şehitler ve veliler gibi kullar hakkında bu daha da farklıdır, çünkü onların gerçek anlamda hayatları, tasarrufları ve insanların ibadeti gibi teklîfî olmasa da, meleklerin tâatı gibi ilhâmî olan ibadetleri devam etmektedir, ne var ki onlar diriyseler de, melekler gibi bize görünmemektedirler, nitekim melekler diriyseler de biz onları görememekteyiz. Ancak içimizden Allâh-ü Te’âlâ’nın özel ikrâmına mazhar olanlar müstesnâ! İşte Seyyid Ahmed er-Rifâ’î (Kuddise sirruhû) Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabr-i şerîfinde müvâceheyi şerîfeye vardığında:
“Uzakken rûhumu gönderiyordum.
Benim vekilim olarak toprağı öpüyordu.
İşte şimdi bedenlerin buluşması gerçekleşti.
Sağ elini uzatsan da dudağım da nasiplenseydi”
dediği anda, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in mü barek eli kabr-i şerîfinden çıkıyor, Ahmed er-Rifâ’î (Kuddise sirruhû) onu hürmetle öpüyor; bu sırada orada izdiham etmiş elli bini aşkın insan cezbeye geliyor, içlerinden niceleri o anda can veriyor. Abdulkadir-i Geylânî, Hayat ibn-i Kays el-Harrânî ve Adiyy ibn-i Müsâfir (Kaddesallâhu sirrahüm) gibi bir çok zevât o anda orada hazır bulunanlar arasında, mübarek eli görüyorlar, fakat öpemiyorlar. Ee ne demişler: “Elde olan beyde olmaz!” Bu hâdise o kadar meşhûr ve mütevâtirdir ki, bu hususta tevâtürü nakleden müstakil bir eser bile gördüm. “Gâyetü’t-tahrîr” müellifi Abdülazîz ed-Dîrînî, Hz. Peygamberin selâma karşılık vermesinin ve kabrinden dışarıya nûrânî bir elin uzanmasının mümkün olduğu hakkında devrin kadısına ait bir fetvayı da zikreder. Celâleddîn es-Süyûtî (Rahimehullâh) bu haberi incelediği “eş-Şerefü’l-Muhtem” adlı risâlesinde hâdisenin tevâtür derecesine ulaştığını söyler. Rifâî şeyhlerinden Ebü’l-Hüdâ es- Sayyâdî (Kuddise sirruhû) da bu menkıbe hakkında kaleme aldığı “el-Kenzü’l-Mutalsem fî meddi yedi’n-Nebî li-veledihi’l-Ğavs er-Rifâî” adlı eserinde bu menkıbeye yer veren pek çok kitap ve müelliften iktibaslar yapmıştır. 1
İşte bu da, Ebu’l-Hasen-i Şâzelî’nin halîfesi, Arş’ın ezanını dinleyen Yâkût-u Arşî ve “el-Hikem” sahibi İbn-i Atâillâh el-İskenderî gibi bir çok velînin şeyhi Ebu’l-Abbâs el-Mürsî (Kuddise sirruhû)ki o da “Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir an bile gözümden kaybolsa, kendimi müminlerden saymam. Ben bu elimle, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile musâfaha ettim” diyor. Zaten tasavvuf imamları, din ve dünya işlerinde Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile dâimi irtibât halinde olmayanları “Erler Divanı”na kayıtlı kabul etmiyorlar. Makam sahibi büyüklerin, mertebeleri hakkında ihtilâf ettikleri hadîsleri Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e sordukları yakînen bilinen bir gerçektir. Tabi ki bu, şeyh bozuntusu bir takım iddiacıların harcı değildir. Gerçek ölüyle hakiki diriyi ancak kalbi diri olanlar anlar, cisimleri diri, kalpleri ise ölü olanlar bu hakikatlerden ne anlar! 2
Nimet erbâbına nimetleri âfiyet olsun,
Miskin âşığa da zorla yudumlayabildiği kalsın!
Yazılarımızı takip edenler diğer üç sorunun cevabını ve bununla beraber ne ilimler öğrenecekler, böylece artık ölümün yüzünü soğuk görmeyeceklerdir. Tabi konumuz yine tevessül başlığına dönecektir.
Selâm ve duâ ile Rabbime emânet ederim!

Cübbeli Ahmet Hoca Arifan 2008 Ocak Sayısı Yazısı

İslama göre Organ Nakli Caiz mi?

İslama göre Organ Nakli Caiz mi?

Günümüz âlimleri, yeni bir tedavi şekli olan organ nakli konusunda başlangıçta tereddüt etmişler ancak organ nakli tedavisinin zamanımızda alternatifi olmayan bir tedavi yöntemi olması sebebi ile bu tereddüt ve çekimserlikleri nispi olarak terk etmişlerdir. Belirlenen şartlara riayet edilmesi durumunda organ nakline cevaz verilmektedir. Ancak güzellik için ve zaruret bulunmaksızın organ naklinin caiz olmadığı aşikârdır.
Sizinle buluştuğumuz ilkyazımızda da ifade ettiğimiz gibi, İslam dini tarihsel değil evrensel bir dindir. Dolayısıyla 14 asır öncesindeki insanlara cevap verdiği gibi günümüzün insanlarına da cevap vermeye ve sorunlarını çözmeye muktedirdir. Bu da İslamiyet’in İlâhî bir nizam olduğunun en somut delillerinden biridir. Bu köşemizde sizden gelen sorulara veya merak edilen konulara İslam fıkhı açısından bakmaya çalışıyoruz. Bu sayıdaki soru ve cevabımız organ nakli hakkında.
Günümüz hastanelerinde organ bekleyen nice hastalarımız için umut ışığı olan, bununla beraber dini hassasiyetlerini göz ardı etmeyenleri de düşündüren organ nakli hakkında İslam fıkhının, diğer bir tabirle İslam âlimlerimizin bakışı nedir?
Soruda ifade edilen organ nakli meselesinin dini hükmüne girmeden önce, kısaca organ naklinin tanımını ve tarihçesini vermek isterim.
Organ nakli; vücutta görevini yapamayan bir organın yerine, başka bir canlıdan veya ölüden aynı görevi yapacak bir organın nakledilmesi ile yapılan bir tedavi yöntemidir. 18. yüzyılda başlayan organ nakli, her geçen gün geliştirilerek 19. yüzyılda insandan insana doku ve organ nakline başlanmıştır. Önceleri deri ve kas nakli şeklinde başlayan bu tedavi, giderek gelişmiş; kalp, böbrek ve kemik iliği gibi hayati organların nakli de mümkün olmuştur.
Ancak insandan insana organ nakli böylesine önemli bir tedavi yöntemi olmasının yanı sıra, soruda da temas edildiği gibi bazı dini ve hukuki meseleleri de beraberinde getirmiştir. Lakin şunu da bilmek gerekir ki, organ nakli İslam fıkhına tamamıyla yabancı bir şey değildir. Nitekim ilkyazımızda da temas ettiğimiz gibi, hakkında eski müçtehit imamlarımızdan sarahaten bir bilgiye ulaşamadığımız meselelerde, benzer konular hakkında yapmış oldukları içtihatlarına rastlamamız mümkün oluyor. Şöyle ki, İslâm âlimlerinin evvelkileri, insanın cüzünden istifade etmenin caiz olup olmaması konusunda tartışmışlardır.
Mezhep Büyüklerine Göre
Organ Nakli
El-Fetâve’l-Hindiyye adlı esere baktığımız zaman, Ebû Hanîfe’nin talebelerinden olan ve aynı zamanda da mezhebini tedvin eden, (kayıt altına alan) İmam-ı Muhammed el-Hasan eş-Şeybânî’nin bu konuya ışık tutması açısından şu sözünü görürüz: Kişinin tedavi için koyun, katır, at gibi hayvanların kemiğini kullanması caizdir. Lakin necaseti liaynihi (bizzat necis) olduğu için domuzun, hürmetine (saygınlık ve üstünlüğüne) binaen de insanın kemiğini tedavi için kullanmak tahrîmen mekruhtur.1
Bu görüşe göre, ister canlı olsun ister ölü olsun insanın parçasından istifade etmek caiz değildir. Zira insan keremli, saygın, üstün bir varlıktır, cüzlerinin bezl edilmesi (uluorta saçılması) caiz olmaz.
Hz. Aîşe’den (radiyallahu anha) rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ölü bir kimsenin kemiğini kırmak, diri iken kemiğini kırmak gibidir” buyurmuştur. Efendimizin bu hadis-i şerifi, yukarıdaki görüşü kuvvetlendirmektedir.
Şafî uleması ise; “hayvanın cüzünden organından istifade etmek caiz olduğu gibi, zor durumda kalan kimse için de insanın cüzünden-organından istifade etmek caizdir” demişlerdir. Nitekim İmâm-ı Nevevî, El-Mecmû adlı eserinde şöyle buyuruyor: Açlıktan zor durumda kalan kimse ölmüş birini bulsa onun etinden yemesi helaldir zira diri yani hayatta olan kimsenin hürmeti (üstünlülüğü) ölüye nispetle daha fazladır.
Mâlikî fukahası da, insan cüzünden-organından istifadenin caiz olup olmaması konusunda ihtilaf etmişlerdir. Sahih olan görüşe göre ise bunun muzdar (zor) durumda olan kişi için caiz olmasıdır.
Günümüzde Organ Nakli
Günümüzdeki organ naklinin caiz olup olmadığına gelince; güncel olan bu mesele hakkında ne nasslarda (âyet-hadis), ne de elimizde mevcut olan klasik fıkıh kitaplarında açık bir ifadenin bulunmadığı bir gerçektir.
Böyle olunca, günümüz âlimleri yeni bir tedavi şekli olan organ nakli konusunda görüş bildirmede başlangıçta tereddüt etmişler ancak organ nakli tedavisinin zamanımızda alternatifi olmayan bir tedavi yöntemi olması sebebi ile bu tereddüt ve çekimserlikleri nispi olarak terk etmişlerdir.
Daha öncede ifade ettiğimiz gibi hakkında ayet-i kerime ve hadis-i şerif olmayan, evvelki müçtehit imamlarımızdan da hakkında bir bilgi bulunmayan meseleler karşısında ehil olan kişilerin ferdi hüküm vermelerindense, ehil olan âlimlerin bir araya toplanıp konuyla alâkalı kişilerle de istişâre etmek suretiyle aralarında bir hükme bağlamaları daha uygundur. Bundan dolayıdır ki bu konuyla alâkalı ferdi görüşleri nakletmektense konseyin yani âlimler topluluğunun ortak kararını nakletmek daha uygun olacaktır.
Organ Naklini Caiz Yapan Şartlar
1988 tarihinde Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde toplanan İslam Fıkhı Konseyi mensupları, toplantıya gelen tabiplerle de yaptıkları mütaalalarından sonra organ nakli tedavisini belli şartlarla caiz görmüşlerdir.
Yukarda geçen bu komisyon, üyeleri organ nakli tedavisinin caiz olabilmesi için şu şartları ileri sürmüşlerdir:
1 – Organ naklinde söz konusu zaruret olması.
2 – Doktorlarda, bu tedavi ile hastanın iyileşmesine dair güçlü kanâat olacak.
3 – Organı alınacak olan kimsenin izninin veya öldükten sonra vârisinin izninin alınması.
4 – Organı alınacak olan kişinin ölümünün kesin olması.
Ölümün kesin olması, İslam hukukuna göre kalbin ve beynin her ikisinin ölmesi ile olur. Zira ölünün yıkanması, kefenlenmesi, hanımının iddeti ve miras gibi şer’î olan hükümler, bu ikisinin (kalbin ve beynin) ölümüne bağlıdır. Dolayısıyla kişi tıbben öldü deyip, kalbi daha henüz atarken, uzvun alınıp başkasına nakli caiz değildir. Bu 4. madde hakkında fıkıh konseyi daha sonraki toplantılarında bazı âlimlerin öngörüsüyle birtakım değişikliklere gitmiştir. Onlar: “İnsan vücudunda bulunan bazı organlar, gerçek ölümün yani kalbin ve beynin ölümüyle fonksiyonlarını kaybetmektedirler. Bu durumda da nakil mümkün olmayacaktır. Aynı zamanda tabipler, tıbbi ölümü gerçekleşen kimsenin bir daha hayata geri dönmesinin mümkün olmadığından bahsetmişlerdir.” diyerek beyin ölümü gerçekleşenin organlarının naklini caiz görmüşlerse de konseyin ilk toplantıda aldığı karar daha isabetlidir. Zira kendisi hakkında tıbbi ölüm gerçekleşti denip de hayata dönmüş olan insanlara rastlamamız mümkündür. Hatta bunlardan bir tanesi, ölümü gerçekleşti denilip morga dahi kaldırılmıştır. Bu şahıs şuanda Üsküdar da bir camide imamlık vazifesine devam etmektedir. Bu olayların tamamı konseyin ilk kararının doğruluğunu göstermektedir. Dolayısıyla bir kişinin tıbben ölümü vâki oldu diye bıçak altına yatırılıp organlarının alınması, diğer bir tabirle tıbbi ölümünü gerçek ölüme çevirmek kanâatimce doğru değildir. Tabiiki en doğrusunu bilen Allah’tır.
İslam Konseyi’nin, organ naklinin cevazı için koştuğu şartların beşincisi ise;
Organın herhangi bir ücret veya karşılıkla alınıp verilmemesidir.
Organ Naklnde Takip Edilecek Yol:
Şu kadar var ki, kişinin organ nakli konusunda evvela aşağıdaki tertibe riayet etmesi de gerekmektedir.
1- Kişinin madenî (platin vs.) eşyalardan istifadesi.
2- Kişinin temiz olan, tezkiye edilmiş (besmeleyle kesilmiş) hayvanın parçasından istifadesi.
3- Domuz ve köpeğin dışında olan hayvanlardan istifadesi.
4- Köpekten istifade mümkün değil ise domuzdan istifadesi.
5- Ölmüş olan insandan istifadesi.
6- Eğer organını veren kişinin sağlığına herhangi bir zarar getirmiyor ise canlı olan insandan istifade etmesi.
Bu meseleyle alakalı şunu da ifade etmek isterim ki, İslâm düşmanlığı yapıp, küfre hizmet eden kimselere, organ bağışlamak doğru değildir.
Bazı âlimlerimiz de bu sıralamayı şöyle yapmışlardır:
1: İnsanın kendi vücudunda olan organının kendisine nakli. Damarı, derisi, kemik parçası vs. cüzlerinin hasta olan kısmına aktarılması gibi.
2: Ölünün parçasından istifade ederek canlı kimseye organını nakletmek.
3: Canlı kimseden, canlı kimseye organ nakletmek.
Bütün bu kısımlar, yukarıdaki şartlara haiz olunca, organ naklinin cevazı hususu, âlimler arasında itibar görmüştür. Ancak canlı kimseden, başka canlı kimseye organ nakline muhalefet eden âlimler, diğer iki kısıma nispetle daha fazladır. Bunun sebebi, insan kendi cüzüne malik (sahip) değildir ki onda tasarruf etsin! Ancak şiddetli zaruret halinde ve organı alınan kimseye hiçbir zarar gelmeyecekse, bu kısıma da yani canlıdan canlıya organ nakline cevaz verilmiştir.
Netice olarak, estetik, güzellik için ve zaruret bulunmaksızın organ naklinin caiz olmadığı aşikârdır.
Yukarıda bahsedilen zaruret, İslâm âlimlerinin beyan ettiği organ veya canın helak olması durumudur. Bu işleme ihtiyaç duyan kimseye, bu işe teşebbüsünden önce bir ilim adamıyla görüşüp istişare yapmasını tavsiye ederiz.

Fatih Kalender Arifan Dergisi 2007 Yılı Kasım Ayı Sayısından