Kategoriler

Blog

4000-sunnet

Efendimiz Fahri Kainat Muhammed Mustafa Sav’in günlük hayatta yaşadığı 4000 sünneti seniyye bulunmaktadır. Siz bu sünneti seniyyelerden kaçını biliyor, kaçını günlük hayatınızda uyguluyorsunuz? Seven sevdiğini taklit eder. bizim en sevgilimiz olan Fahri Kainat Efendimiz Muhammed Mustafa sav’i taklit etmemiz icap eder.

 

Bunlardan bazıları şunlardır:

1. Hayırlı işlerde Sağ tarafı , adi işlerde sol tarafı kullanmak.
2. Yemekten önce elleri yıkamak.
3. Yemeğe besmele ile başlamak, Allah’ın sonsuz ikram ve nimetlerini tefekkür ederek Yemek, sonunda da hamd etmek.
4. Yemekte tabağın kendi önümüze gelen tarafından Yemek.
5. Yerde Sofra bezinin üstünde Yemek. İhtiyaç oldugu takdirde Masada da yenilebilir.
6. Yemeğe sofradakiler ile beraber başlamak.
7. Acıkmadıkça yememek, tam doymadan yemeği bırakmak.
8. Tabağa az yemek koydurtup artik bırakmamak.
9. Sofrada Sağ dizi dikip, sol dizi makyajını yatırmak.
10. Saf ipek ve saf Altın Ümmet-i Muhammed’in erkeklerine haram kılınmıştır.
11. Selamı yaymak. Selam, kelamdan önce gelir.
12. Eve girince ilk söz selam vermek olmalıdır ev halkına.
13. Selamla Birlikte samimiyetle, tebessüm ederek musafahada bulunmak.
14. Musafaha ile Birlikte, hürmet, Samimiyet ve şefkate vesile olan kucaklaşmalar yapılabilir. Nefsí hisleri uyandıracak sarılmalar caiz değildir.
15. Musafahada ilk önce eli uzatan çekmemelidir. Biz çekersek buluşmadan memnuniyetsizlik manası çıkabilir.
16. İlmiyle amil din adamları ile Adil “” devlet başkanlarının eli öpülür, beşeri hisleri fade Olmuş yaşlı hanımlara Selam verilebilir, gerekirse eli de öpülebilir. Yeter ki fitneye sebep olmasın.
17. Hediyeleşmek ve gelen hediyeye aynıyla daha güzeliyle karşılık vermek.
18. Az gülmek, gülünce kahkaha ile değil, tebessüm ederek gülmek. Mütebessim Olmak.
19. Çogu Zaman susmak, tefekkür etmek, ihtiyaç olunca konuşmak.
20. Tane tane, Orta bir ses tonuyla konuşmak. Çok mühim şeyleri Üç defa Tekrar etmek.
21. Konuşmaya Allah’ın adıyla başlamak ve Allah’ın adıyla bitiriceksin.
22. Nefsi ve dünyalık bir konu için öfkelenmemek. önce hak zayi olduğunda ve uhrevi meselelerde, Allah ve din Hakkı için öfkelenmek.
23. Doğru sözle şaka ve Mizah yapmak.
24. Boş İşler (malayani) ile iştigal etmemek.
25. Yatağa yatınca Sağ tarafına yatmak, Sağ yanağını Sağ avucunun içine koymak ve o günün muhasebesini yapmak.
26. Yüzükoyun yatmamak.
27. Yatağa girdiğinde avuçları açık olarak birleştirerek İhlas, Felak ve Nas surelerini okuyup avucunun içine üfleyip bütün vücudunu sıvazlamak, bunu üç defa tekrarlamak.
28. Beyaz giymek.
29. Mest giymek.
30. Ayakkabı giyerken sağdan başlamak, çıkarırken de soldan çıkarmak.

 

Bu alanda yazılan tek kitap olan :  Peygamber Efendimizin 4000 Sünneti ve Adapları kitabını sizlere tavsiye ederiz.

 

4000-sunnet

hizbul-bahr-duasi

Mağribli büyük sûfî ve fıkıh âlimi Şeyh Ahmed Zerrûk Hazretlerri’nin
ve Osmanlı devri âlimlerinden “Kenzü’l-havâs” sahibi Seyyyid
Süleyman el-Hüseynî (Rahimehumellâh)ın beyanlarına göre evliyânın
büyüklerinden ve en seçkinlerinden olan eş-Şeyh Ebü’l-Hasen eşŞâzelî
Hazretleri, “Hizbü’l-bahr” adındaki vird-i şerîfini rüyasında
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’den öğrenmiştir.
Dolayısıyla bu hizb-i şerîf her bir husus için okunabilir. Her niyet için
belirli bir miktarı ve muayyen bir vakti vardır ki bunların beyanı şöyledir:
1) Her kim bu hizb-i şerîfi güneş doğarken okursa, Allâh-u Te‘âlâ
onun ihtiyaçlarını giderir, isteklerini yerine getirir, sıkıntısını izâle
eder, kadr-ü kıymetini artırır, dünya ve ahiret işlerini kolaylaştırır, inssanların
ve cinlerin şerrinden onu muhafaza eder.
2) Bir zalimin yanına gitmek zorunda kalıp da onun zulmünden dollayı
gidemeyen kişi, bu hizb-i şerîfi okuyup giderse, Allâh-u Te‘âlâ’nın
izniyle o kişinin zulmünden muhafaza olur.
3) Bu hizb-i şerîfi beş vakit namazdan sonra okuyan kişi kimseye muhttaç
olmaz ve çok zengin olur.
4) Bu hizb-i şerîfin bulunduğu eve hırsız giremez.
5) Bu hizb-i şerîf insanların muhabbetini kazanmak ve kalplerini yummuşatmak
için bir kabın içerisindeki gül suyu üzerine
kırk bir (41) defa
okunup üflendikten
sonra istenildiği
zaman o sudan bir miktarı yüze
sürülürse, o kişiyi görenler, onu son derece sever ve sözlerini dinlerler.
6) Bu hizb-i şerîf hastalıkların şifası için hastanın üzerine veyahut
hasta uzakta olup da yanına gidilmesi zor ise hastanın kullanacağı bir
eşya üzerine ara verilmeden üç gün peş peşe yirmi beş (25) defa okunnursa,
Allâh-u Te‘âlâ’nın izniyle o hasta sağlığına kavuşur.

 

ve daha onlarca havası olan bir vird pek kıymetlidir. Hergün devamının fazileti çok büyüktür ve faydası saymakla bitmeyecek kadar çoktur. ( kaynak kitap :  https://arifankitapevi.com/shop/surelerin-sirlari-ve-faziletleriyle-41-yasin-ciltli/ )

 

Metnin Arapçası:

 

1-hizbul-bahr 2-hizbul-bahr 3-hizbul-bahr 4-hizbul-bahr 5-hizbul-bahr 6-hizbul-bahr

 

Bu yazıdaki görseller telif hakkıyla korunmaktadır.

kaza namazı

545-Suâl: Kasıtlı olarak vaktinde kılınmayan namazın kazası var mıdır?

 

Cevap: Günümüzde din adına konuşan bazı kişiler, Müslümanların genelinin gittiği yola muhalefet ederek kaza namazının sadece unutarak veya uyuya kalındığından ötürü kılınamayan namazlar için olduğunu söylemektedirler. Özür olmaksızın kasıtlı olarak namazını kılmayan kişi için kaza namazının olmadığını iddia etmektedirler.

Bu görüş şaz görüş olup bazı zahirilerin görüşüdür.[1] Gerçek şudur ki; bilerek veya bilmeyerek vaktinde kılınmamış olan namazın kazası vardır. Ve yapılmalıdır.[2]

Namazı vaktinde kılmaya eda, vaktinden sonra kılmaya da kaza denir. Fıkıh kitaplarımızda kaza namazı konusu, vakit içinde eda etmek için yakalanamamış namazlar anlamına gelen “fevâit” başlığı altında işlenmiştir. Bu kelime çoğul olup tekili “fâite” dir.

Vaktinde eda edilememiş anlamına gelen “fâite” kelimesinin kaynaklarımızda kullanılması, kasten terk edilmiş namazların kaza edilemeyeceği anlamını taşımamaktadır. Aksine bu ifadenin kullanılması; Müslüman’ın haline hüsnü zan etmek içindir. Zira bir Müslüman, namazını kasten terk etmez. Vaktinde namazını eda eder. Ancak uyku ve unutma gibi elde olmayan bir takım mâzeretler sebebiyle namazını kaçırmış olabilir.

Bu konunun asıl temeli, İmam Mâlik’in, Muvattâ adlı eserinde rivayet ettiği şu Hadîs-i şerîftir:

İmam Mâlik’ten, o da İbn Şihab’tan, onun da Said b. el-Müseyyeb (Allah onlardan razı olsun)’ten rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), Hayber’den dönerken, gecenin sonunda istirahat için konakladılar. (Orduyu) Sabah namazına kaldırması için Hz. Bilal, nöbetçi bırakıldı.  Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashabı da uyudular. Hz. Bilal, Allah Teâlâ hazretlerinin takdir ettiği kadar nöbet tuttu. Sonra yüzünü fecrin doğacağı cihete doğru çevirip yüklerine yaslandı ve o şekilde uyuya kaldı. Güneş ışınları onların üzerine vuruncaya kadar ne Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ne Bilal ne de ordudan herhangi biri uyanamadı. Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) telaşla uyanıp Hz. Bilal’e:

-“Ya Bilal!” diye seslendi. Bunun üzerine Hz. Bilal:

-Ey Allah’ın Resulü, seni uyutan Allah beni de uyuttu dedi.

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):

-“Yüklerinizi bineklerinize yükleyin buradan gidiyoruz” dedi. Ordu bir müddet gidince, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), Hz. Bilal’e ezan okumasını emretti. Sabah namazını kıldırdıktan sonra şöyle buyurdu:

Biriniz namazı unutur da vaktinde kılamazsa, hatırladığında onu kaza etsin.[3] Zira Allah Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor:Beni anmak için namaz kıl[4]

Bu hadîs-i şerîfin son kısmı bazı rivayetlerde şu şekildedir:

مَنْ نَامَ عَنْ صَلاَةٍ اَوْ نَسِيَهَا فَليُصَلِّها اِذَا ذَكَرَهَا

“Biriniz uyuyakalır veya unutur da bir namazı vaktinde kılamazsa hatırladığı vakit o namazı kılsın.”[5]

 

İmam Muhammed (Allah ona rahmet etsin)‘in el-Muvattâ rivayetine, Et-Ta’liku’l-Mümecced ala Muvatta Mâlik bi rivayeti Muhammed” nâm bir şerh yazan Abdulhayy el-Leknevî; yukarıdaki rivayetle ilgili özetle şunları söyler: Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in hususiyetle “uyuyan” ve “unutanı” zikretmesi bu kimseler için yanlış bir tevehhümün oluşmasını engellemek içindir. Yani bunlar üzerine kalemin kaldırıldığına (günah yazılmadığına) dair rivayet olması bu kimselerin kaçırdığı namazları da kaza etmesine gerek yoktur düşüncesini bertaraf etmek içindir.

Bu yüzden günahkâr olmamaları, namazı kaza etmemelerini de gerektirmez. Aksine hatırladıkları zaman bu namazları kaza etmeleri gereklidir.

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kasten namazını terk edenin de namazını kaza etmesinin gerekliliğini, hususiyetle zikretmedi. Zira uyuya kalan ve unutan kişi için tevehhüm edilen illet, kasten namazı terk eden kişide olmadığı gibi, farzı terk etmeyi gerektiren bir özrü de yoktur.  Uyuya kalan ve unutan kişi mazur oldukları halde vakit çıktıktan sonra namazlarını kaza etmekle yükümlü iseler mazereti olmadığı halde vaktinde kılamayan kişinin kaza ile mükellef olması evleviyetle sabit olmuştur.[6]

Uyku ve unutma emsali bir özür sebebiyle namazı vaktinde kılamayan kişi günahkâr olmaz. Şu kadar var ki namaz vaktini kaçırmamak için gerekli tedbirleri alması gerekir.

Müslim’in rivayetine göre Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) uyku sebebiyle namazı vaktinde kılamadıklarından şikâyet eden bazı ashaba şöyle buyurmuştur:

…أَمَا إِنَّهُ لَيْسَ فِى النَّوْمِ تَفْرِيطٌ إِنَّمَا التَّفْرِيطُ عَلَى مَنْ لَمْ يُصَلِّ الصَّلاَةَ حَتَّى يَجِيءَ وَقْتُ الصَّلاَةِ الأُخْرَى…

“Uyuya kalmakta bir ihmal yoktur. İhmal ancak (uyanıkken) diğer namaz vakti gelinceye kadar namazı kılmayandandır.”[7]

 

Namaz muayyen vakitlerde yerine getirilmesi gereken bir ibadet olduğu için, özür olmaksızın vaktinde kılınmayıp kazaya bırakılması büyük günahtır. Vaktinde kılınmayan namazı kaza etmek, namazı terk etme günahını kaldırır. Fakat vaktinden sonraya bırakma günahını kaldırmaz. Bu günahın affı için tövbe ve istiğfar etmek gerekir. Rabbimiz günahlarımızı af edip bağışlasın. Âmin.

[1] Abdulhayy el-Leknevî, et-Ta’liku’l-Mümecced ala Muvatta Mâlik bi rivayet-i Muhammed c:1 s:550

[2] İbrahim el-Halebî, Ğunyetu’l-Mütemellî/Haleb-i Kebir , El-Fetâvâ’l-Hindiyye, Şeyh Nizamuddin önderliğinde ilmî bir heyet

[3] Muvattâ Mâlik bi rivayet-i Muhammed b. El-Hasen, Ebvabu’s-salat bab: Er-Reculü yensa es-Salate ev tefutuhu an vaktiha

[4] Tâhâ suresi/14

[5] Müsnedi Ebi Ya’la, no: 3086

[6] Et-Ta’likku’l-Mümecced ala Muvatta Mâlik bi rivayet-i Muhammed c:1 s:550

[7] Müslim, Bab: Kazau’s-salati-l’faite

 

 

Sualli Cevaplı İslam Fıkhı Kitabından alıntıdır.

Mustafa Babamızın kabri şerifi

Silsile-i Zeheb denilen meşhur Âlim ve Mürşid-i Kâmil Silsilesinden, İnsanları Hakka davet edep, Ehli Sünnet vel Cemaat yolunu ve Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in Sünnetini yaşayıp yaşatan Âlimler zincirinin kopmaz halkası.
Orta boylu, şişman değil, zayıfta değildir. Buğday benizli, nurani yüzlü, kaşları ve kirpikleri siyah ve sakalları sık idi. Bunun ortası hafif yüksek yüzü uzunca ve çok güzel idi ve güler yüzlü biriydi. Bütün azaları tamam ve düzgündü.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin (Kuddise Sırruhu) halifesi olan Abdullah-ı Mekkî hazretlerinin (Kuddise Sırruhu) hâlifesidir. Aslen Yanyalı (Arnavut)dur. Abdullah-ı Mekkî hazretlerinden (Kuddise Sırruhu) icâzet almıştır. Büyük Şeyh Efendi Mustafa İsmet (Kuddise Sırruhu) Mekke’de bulunan Abdullah’ı Mekkî hazretlerine (Kuddise Sırruhu) intisab etmişti. AbdullahıMekkî Hazretlerine (Kuddise Sırruhu) müntesip Süleyman Kırîmî (Kırımlı) birlikte sohbetlere devam ediyorlardı. Birgün temiz hava teneffüs etmek için birlikte Taife doğru yola çıktılar. Yolda giderlerken Kırîmî’nin devesi birden yere çöktü. Süleyman Kırîmî (Kuddise Sırruhu) Abdullah Mekkî hazretlerini (Kuddise Sırruhu) kastederek, “Sultan vefat etti, Mekke’nin hizmeti bana verildi” dedi. Geri Mekke’ye döndüler. Abdullah’ı Mekkî hazretleri (Kuddise Sırruhu) gerçekten vefat etmişti. Süleyman Kırîmî hazretleri Mekke’de hizmete devam etti. Büyük Şeyh Efendi Arnavutluğa gitti. Orada bir müddet hizmete devam ettikten sonra; manevi bir işaretle Edirneye gelen İsmet Garibullah (Kuddise Sırruhu) sultan camisinde bir müddet irşâd vazifesine devâm etmiştir.
İsmet Garibullah’ın (Kuddise Sırruhu) İstanbul’da müritleri çoğalmıştı. Hatta Sultan Mecit Han dahi İsmet Garibullah’aintisab etti. İstanbul’daki müritleri şeyh efendinin İstanbul’a gelmesini çok arzu ettiler. İsmet Garibullah (Kuddise Sırruhu) İstanbul’a gelerek Koca Mustafa Paşa Semtinde çalışmalarına devâm etti. Bir taraftanda tekke inşası için arsa aramaktaydı Şimdiki hâli hazırda bulunan İsmet Garibullah (Kuddise Sırruhu) dergâhı satılmaktaydı. Kilise yapılması için rumlar tarafından arsa sahibine büyük para teklifi yapılmıştı. Fakat arsa sahibi arsayı rumlara vermeyip, İsmet Garibullah (Kuddise Sırruhu)’a az bir ücretle tekke inşâsı için satmıştı.
Tekke tamamlandıktan sonra, İsmet Garibullah (Kuddise Sırruhu), tekkeyi buldunuz ama şeyhi kaybettiniz dedi. Kısa bir müddet sonrada vefât etmiştir. Mustafa İsmet Efendi (Kuddise Sırruhu), padişahlar tarafından ilmi takdir edilir, padişahlar tarafından sık sık ziyâret edilirdi. 1872′de vefat eden Mustafa İsmet Efendinin (Kuddise Sırruhu) kabri, yaptırdığı tekkenin bahçesindedir. Yanında medfun bulunan halifelerinden Hacı Nurullah Efendi, Muhammed Şerif Efendi, Dâhiliye nazırı Memduh Paşa, kayınpederi Şeyh Hüseyin Efendi, Yozgatlı Miralay Muhammet Ârif Efendi.
İsmet Garibullah Efendinin (Kuddise Sırruhu), Abdullah Bahâeddin isminde bir oğlu vardı. İbadete çok düşkün olan bu çocuk, gece yatağına hiç yatmadan ibadetle sabahlarmış. İsmet Garibullah şayet bu çocuk yaşarsa çok büyük insan olur demiş. Küçük yaşta vefat eden bu çocukda İsmet Efendinin yanında medfundur. Kayınpederi şeyh Hüseyin Kutsî Efendi İsmet Garibullaha intisab ettiği zaman İsmet Efendi ona hoca olmadığına sevin demiş. Hüseyin Kutsî Efendi: “Şaştım, bir şey diyemedim.” Ne zaman Hüseyin Efendi tarikatla ilerlemiş, şimdide hoca olmadığına üzül demiş. Çünkü irşâd vazifesinde ilim lâzım demiş. İsmet Garibullah daima başını ustura ile tıraş ederdi. Birgün yine tıraş olurken, bir bey çocuğu atıyla geldi. İsmet babanın başını tıraşlı bir vaziyette görünce kabağa bak kabağa diye alaylı söz söylemesine İsmet baba cevap vermedi. Bey çocuğu atına binmek istedi. Fakat ata atlarken kafası yere çakıldı. Altındaki atı kaybolmuştu. Tekrar atına atlamak istedi yine atı kaybolarak kafası yere çakıldı. Bey çocuğu berbere ne oluyor dedi. Berber İsmet babayı işaret ederek kabağa sor cevabını verdi.
İsmet baba (Kuddise Sırruhu) Risale-i Kudsiyye adlı kitabının zûhurat yoluyla yazdırıldığı yine Kutsiyye kitabında anlatılmaktadır. Sene 1271 idi. Muharrrem’den dahi gün 11 idi. Budur ğalip o günlerden biri idi. Gece idi gönülden dert bir idi. Dediler “gel aziz hakka gidelim.” Cemali Ba Kemale seyridelim.” dediler. İsmet baba (Kuddise Sırruhu) “Öyle bir andı ki görenler sûra üfrülüyor zannederdi. Ve kendisine, aşkla bir eser yazki, salikler o eserin te’siriylefeyzlensinler Muhabbetleri artsın, Hem türkçe olsun. Bir vezinle olsun beyanı” dediler. İsmet baba: Ben Arnavut’um. Fasih lisanı bilmem. Vezinden anlamam deyip, feryat ettim” dedi. “Bu kitabın yazılmasını isteyen Allah’dır. Hatadan muhafaza yine o edecek” dediler. İsmet baba (Kuddise Sırruhu) zuhurata tabi olarak Kutsiyye eserini yazdı. Her bir kelimesinden hakikat menbanın feyz’leri insanın gönlüne dolarak mânevi Terâkki yollarında seyr-ü sefâ ettirmektedir.
Büyük Şeyh Efendi’nin (Kuddise Sırruhu) zevce-i mutahharası Nakşiye validemiz, büyük Şeyh Efendi (Kuddise Sırruhu) sağlığında tekkeyi bahçesiyle vakfetmişti, fakat resmen tescil ettiremeden dar’ul-beka’ya irtihal buyurdu. Bu kerre varisler ayaklandılar ve taksime kalkıştılar. Nakşiye validemiz (Rahmetullahi Aleyh) buyurdu ki: “Ben efendimin vasiyetini zayi ettirmem”. Ne kadar altını vesair varsa hepsini sattı, varisleri memnun etti ve tekkeyi kurtardı.

Ali Haydar Efendi

Silsile-i Zeheb denilen meşhur Âlim ve Mürşid-i Kâmil Silsilesinden, İnsanları Hakka davet edep, Ehli Sünnet vel Cemaat yolunu ve Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in Sünnetini yaşayıp yaşatan Âlimler zincirinin kopmaz halkası. İstanbul-Fâtih-Çarşamba’daki Şeyh İsmet Efendi Dergâhının son şeyhi. İsmi, Ali Haydar olup, babası Şerîf Efendidir. Ahıskalı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) diye meşhûr olmuştur. 1870 (Hicri 1288) senesinde Batum’un Ahıska kazasında doğdu. 1960 (Hicri 1380) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Edirnekapı Sakızağacı kabristanındadır.

İki yaşındayken annesini, dört yaşındayken babasını kaybeden Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) ilk tahsîlini memleketinde yaptı. Erzurum’a gelerek oradaki Bakırcı Medresesine sonra, İstanbul’a gidip Fâtih Câmiinde derslere devâm etti. Tahsîlini tamamlayıp, Bâyezîd Dersiâmlarından Çarşambalı Hoca Ahmed Hamdi Efendiden 1901 senesinde icâzet aldı. Bir yandan hocasının derslerine devâm ederken diğer yandan kâdı yetiştiren Medreset-ül-kuzât’a gidip 1906 yılında mezûn oldu. Dînî derslerden yapılan imtihanı kazanıp, Fâtih Câmiinde talebe okutmaya başladı. Böylece Fâtih Dersiâmları arasında yer aldı. 1909 senesinde Fetvâhânede fetvâ yazmakla vazîfelendirildi. Sahn-ı Seman (Fâtih) Medreseleri fıkıh müderrisliğine tâyin edildi.

Bu sırada talebelere yardım toplamak için gittiği Bandırma’da ramazan ayında halka vâz etti. Vâzlarında, tasavvuf ve tarîkat ehli aleyhinde de konuşuyordu. Bir gün sabah namazında kürsüye çıkarak; “Burada Bezzâz Ali Rızâ Efendi (Kuddise Sırruhu) var, şöyle yapar, böyle yapar.” diye aleyhinde konuştu. Cemâatin içinde Bezzâz Ali Efendinin (Kuddise Sırruhu) talebelerinden Börekçi Hasan Efendi adında biri vardı. Namazdan sonra Bezzâz Ali Rızâ Efendinin (Kuddise Sırruhu) yanına gidip durumu hocasına anlattı. Bezzâz Ali Rızâ Efendi (Kuddise Sırruhu); “Hiç merak etme, çok yakında bizim yanımıza gelecek.” cevâbını verdi. Çok geçmeden Ali Haydar Efendinin (Kuddise Sırruhu) gönlüne bir ateş düştü. Tasavvufa ve tasavvuf erbâbına karşı alâka duymaya başladı. Cübbeyi ve sarığı çıkarıp câmiden çıktı, pazar yerinde bez satan Bezzâz Ali Rızâ Efendinin (Kuddise Sırruhu) yanına giderek, söylediklerinden pişmanlık duyduğunu bildirip, yalvararak; “Beni evlatlığa kabûl et.” dedi. Bezzâz Ali Rızâ Efendi (Kuddise Sırruhu) kolundan tuttu, sırtını okşadı ve; “İstanbul’da Hacı Ahmed Efendi var, ona git.” dedi.

Ahıskalı Ali Haydar Efendi İstanbul’a gelip Hacı Ahmed Efendiyi buldu. O da; “Topkapı’da Ali Efendi var ona git.” dedi. Topkapı’ya giden Ahıskalı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) kendisine bildirilen köhne bir evin kapısını çaldı. Yarım saat kadar kapıda bekledi. O anda kendisinin huzur dersleri Baş Mukarrir ve Baş Muhatabı olduğunu düşünüp kendi kendisine; “Böyle bir adamken bu köhne evin kapısında bekliyorum!” dedi. Daha sonra kapı açılıp, bir kız çocuğu çıktı ve; “Buyurun içeri.” dedi. İçeri girenAli Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) bir saat daha bekledi. Bu bekleyişi sırasında yine makâmını ve mevkıini düşündü. Bu sırada saçı-başı birbirine karışmış, kambur bir adam içeri girdi. Bu kimsenin Ali Efendi olduğunu anlayan Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) hemen elini öpmek istedi. Fakat o kimse; “Çek, çek elini, ben samîmiyetsizlere el vermem.” dedi. Ahıskalı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) kendisinin sıfatlarını ve makamlarını saymaya başlayınca o zat; “Sus, sus!” diyerek azarladı. Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) ağlamaya başlayınca da; “Yâ! Amma da cümbüş hocasıymışsın, şaka yaptım.” dedi. O anda kendinde bâzı değişiklikler hisseden Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) Ali Efendiye talebe olup sohbet ve derslerine devâm etti. Tasavvuf yolunda ilerledi. Ali Rızâ Efendinin vefâtı üzerine 1914 senesinde Şeyh İsmet Efendi dergâhı postnişinliğine, vakıf şartı gereğince, Ali Rızâ Efendinin talebeleri tarafından seçildi. Fakat iktidarda olan İttihat ve Terakki hükümeti onun bu vazîfeye getirilmesine mâni oldu. Usulsüz olan bu uygulama dergâh mensupları arasında huzursuzluğa yol açtı.

Derin bir bilgisi ve kuvvetli bir hitâbet gücü olan Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Mart 1915’te şeyhülislâmlıkta yeni kurulan “Te’lif-i Mesâil Heyeti” reisliğine tâyin edildi. Bu görevi esnâsında Mecelle’yi ikmâl için kurulan komisyonda vazîfe aldı ve iki senede Kitâb-ül-Büyû’ (Alış-veriş kitabı) ve Kitab-ül-İcâre’yi hazırladı.

Birinci Dünyâ Harbi boyunca bu vazîfeyidevâm ettiren Ahıskalı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) 1916 senesinden îtibâren her ramazan ayında huzur dersleri (pâdişâh huzûrunda yapılan ilmî ders ve sohbet toplantıları) baş muhâtaplığı vazîfesini yürüttü. Bu vazîfesi 1923 senesine kadar sürdü ve pâdişâhlığın kaldırılmasıyla son buldu.

Ahıskalı Ali Haydar Efendinin (Kuddise Sırruhu)postnişinliğine mâni olunmakla ilgili usulsüz uygulama, mürîdândan Hâfız Halil Sâmi Efendi tarafından yazılan bir dilekçe ile saraya intikâl ettirildi. Nihâyet 1919 senesinde Ali Haydar Efendinin (Kuddise Sırruhu)postnişinliği pâdişâh tarafından tasdik edilerek vazîfesi kendisine iâde edildi. Bu vazîfesi tekke ve zâviyeler kapanıncaya kadar devâm etti. Şeyhülislâmlığın kaldırılması, tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra açıkta kaldı, sâdece dersiâm maaşı ile iktifâ etti. Cebecibaşı Mahallesinde bulunan Şeyh İsmet Efendi dergâhında ikâmet etti.

Dört pâdişâhın zamanında bilfiil vazîfe yapmış olan ve bilhassa Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın iltifatlarına kavuşan Ahıskalı Ali Haydar Efendi(Kuddise Sırruhu), Cumhûriyet devri boyunca dînîtedrisât ile meşgûl oldu. Yirmi beş yıl boyunca göz hapsinde tutuldu.

Oğlu Hâlid Gürbüzler babasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:

“Babam kimseyle kötü olmamamızı söylerdi. Oturalım, çaylar, kahveler içelim demez, devamlı ilimle meşgûl olurdu. Erzurum’dan Alvarlı Mehmed Efendi, Ramazanoğlu Sâmi Efendi sık sık ziyaretine gelirlerdi. Hasib Efendi ile Mehmed Zahid Kotku Efendi de gelirlerdi. Devrin bütün âlimleri ziyâretine gelir, sohbet ederlerdi.”

Din ve devlet hizmeti görenlere büyük kıymet veren Ahıskalı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) talebelerinin ve sevenlerinin ilmî yönden daha ileri olmalarını ister; “Sulbümden değil, yolumdan gelen benim evladımdır.” derdi. Kendisi ilmî mütâlaayı hiç bırakmazdı. Zevcesi Hanife Hanıma; “Hanife, Hanife yeni bir câhilliğimi daha gördüm. Yeni bir şey daha öğrendim.” derdi. Kendi tahsilinin kısa olduğundan bahs ederek; “Benim tahsil müddetim beş senedir.” derdi.

Sert mizaçlı bir insandı. İbâdete çok düşkündü. Geniş çaplı düşünür, Müslümanların idâresi hakkında ihlâslı ve temiz insanların söz sâhibi olmasını, milletin ve devletin devâmını isterdi.

Küçük oğlu Behâeddîn Gürbüzler’in ifâde ettiğine göre, ilim öğrenmek, öğretmek ve insanlara İslâmiyeti anlatmakla meşgûl olurdu. Siyâsetle meşgûl olmazdı. Hatta İttihat ve Terakki fırkasına girmesi için Hüseyin Câhit ve Talat Paşa tarafından teklifte bulunulmasına rağmen, tekliflerini kabûl etmemişti. Talebelerine siyâsetten uzak durmalarını tavsiye ederdi.

Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra Türkiye’de kurulan yeni idâreye karşı olduğu öne sürülerek Ankara’ya götürülmüştü. Ankara’da İskilipli Âtıf Hoca ile birlikte zor şartlar altında hapishânede kaldığı sırada rüyâsında şeyhini gördü. Şeyhi ona; “Oğlum kırk bir defâ Fetih sûresini okursan kurtulursun.” dedi. Ahıskalı Ali Haydar Efendi(Kuddise Sırruhu) okumaya başladı. Bir yandan da okuduğu sayıyı ranzaya işâretliyordu. Onun böyle yaptığını gören İskilipli Âtıf Efendi; “Hoca ne yapıyorsun?” diye sorunca; “Rüyâmda şeyhim böyle böyle söyledi. Sen de oku kurtulursun.” dedi. Âtıf Efendi; “Bu gece rüyâmda Peygamber Efendimizi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gördüm. Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ben seni çağırıyorum, sen müdâfaanı (savunmanı) hazırlıyorsun! buyurdu. Ben de müdâfaanâmemi yırttım.” dedi. Ahıskalı Ali Haydar Efendi(Kuddise Sırruhu) okumaya devâm etti. Daha sonra kurtuldu.

Dînî ilimlere vâkıf olan Ahıskalı Ali Haydar Efendi(Kuddise Sırruhu), kuvvetli hitâbetiyle dinleyenleri tesir altında bırakırdı. Ömrünü İslâm dînini öğrenmeye ve öğretmeye vermişti. Kur’ân-ı kerîmi çok okurdu. Nefse güvenmemeyi telkin ederdi. Talebelerine ve sevenlerine nasîhatlarda bulunurdu. Zamânın şartlarına göre dînî konuları anlatmak hâricinde sessiz bir hayat yaşadı.

Vefâtından on gün evvel Fâtih-Çarşamba’daki Şeyh İsmet Efendi dergâhının yakınındaki evinde komaya girdi. On gün bitkisel hayat sürdü. Ağustos 1960 (Hicri1380) günü yarı beline kadar doğruldu. “Allah” diyerek rûhunu teslim etti. Cenâzesini Mehmed Zâhid Kotku Efendi ile Ramazanoğlu Sami Efendi yıkadılar. Hocası olan Reîs-ül-Ulema Çarşambalı Ahmed Efendinin de kabrinin bulunduğu Fâtih Câmii kabristanına defn edilmesi istendi. Fakat buna müsâde edilmedi. Yavuz Selîm Câmiinde Ramazanoğlu Sâmi Efendi tarafından kıldırılan cenâze namazından sonra Sakızağacı kabristanında defn edildi.

Efendimiz sav.

SEYYİDÜNÂ VE MEVLANA MUHAMMED’UR RASÛLÜLLAH (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

                Allah-u Te’âlâ’nın (Celle Celâlühü) bütün insanlar arasında, her bakımdan en üstün, en güzel, en şerefli olarak yarattığı ve bütün insanlara peygamber olarak seçip gönderdiği, son ve en üstün peygamber. Her şey O’nun hürmetine yaratıldı. O, Allah-u Te’âlâ’nın (Celle Celâlühü) Rasûlü, son Peygamberdir. Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) bütün Peygamberlere ismi ile hitap ettiği hâlde, O’na habibim (sevgilim) diyerek hitap etmiştir. Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) bir hadis-i kudside: “Sen olmasaydın, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım!” buyurdu. Bütün mahlûkatı O’nun şerefine yaratmıştır. Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) kullarına razı olduğu yolu göstermek için çeşitli kavimlere zaman zaman peygamberler göndermiştir. Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i ise son Peygamber olarak bütün insanlara ve cinlere gönderdi. Bunun için Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Hatem-ül Enbiyâdır.”

                Bütün Peygamberler, kendi zamanında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden her bakımdan üstündür. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise, her zamanda, her memlekette, yani dünya yaratıldığından kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünü, en faziletlisidir. Hiçbir kimse hiçbir bakımdan O’nun üstünde değildir.

Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) her şeyden önce Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ev Sellem) Efendimizin nurunu yarattı. Ashâb-ı Kirâm’dan Abdullah bin Cabir (Radıyallâhu Anh) “Ya Rasûlüllah, Allah’ın her şeyden evvel yarattığı şey nedir, bana söyler misin?” deyince Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Her şeyden evvel senin Peygamberinin yani benim Nûrumu kendi Nûrundan yarattı. O zaman ne Levh, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne sema (gökler), ne arz (yeryüzü), ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı.” Âdem (Aleyhisselam) yaratılınca Arş-ı Â’lâda nûr ile yazılmış, “Ahmed” ismini gördü. “Ya Rabbi bu nûr nedir? diye sorunca Allah-u Te’âlâ “Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nurudur ki onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed’dir. Eğer O, olmasaydı seni yaratmazdım.” Buyurdu.  Âdem Aleyhisselâm yaratılınca alnına Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin nûru kondu ve o nûr, onun alnında parlamaya başladı. Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren babadan oğula intikâl ederek asıl sahibi Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimize ulaştı.

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz hicretten 53 sene evvel Rebi’ül-evvel ayının onikinci pazartesi gecesi, sabaha karşı, Mekke’de doğdu. Tarihçiler, bugünün milâdi sene ile 571 senesinin nisan ayının yirmisine rastladığını söylüyor. Doğmadan birkaç ay önce babası, altı yaşında iken ise annesi vefat etmiştir. Bu sebepten Peygamber Efendimize Dürr-i Yetim (Yetimlerin incisi) lakâbı da verilmiştir. Sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmüttalib’in yanında kaldı. Sekiz yaşında iken dedesi de vefat edince, amcası Ebû Talib’in yanında kaldı. Yirmi beş yaşında iken Hadicet-ûl Kübra ile evlendi. Bu Annemizden doğan ilk oğlunun adı kâsım idi. Bundan dolayı Peygamberimize Ebû’l Kâsım (Kâsım’ın Babası) da denildi. Araplarda böyle künye ile anılmak âdetti. Kırk yaşında iken, bütün insanlara ve cinne Peygamber olduğu Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) tarafından bildirildi. Üç sene sonra herkesi İmâna çağırmaya başladı. Elli iki yaşında iken Mi’rac vukû buldu. Milâdın 622 yılında 53 yaşında olduğu halde, Mekke’den Medine’ye hicret etti. Yirmi yedi kere muharebe yaptı. 11 (miladi 632) senesinde Rebi’ül-evvel ayının on ikinci pazartesi günü öğleden evvel 63 yaşında iken vefat etti.

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in nûru, Âdem Aleyhisselam’dan itibaren temiz analardan geçerek gelmiştir. Hadis-i Şerif’te de “Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücuda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistan’da yetiştirdi. Beni bunlardan vücuda getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyisini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim ruhum ve cesedim mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım en iyi insanlardır.” Buyuruldu. Yaratılan ilk insan olan Âdem Aleyhisselâm, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in zerresini taşıdığı için alnında onun nuru parlıyordu. Bu zerre HazretiHavva’ya ondan da Şît Aleyhisselâm’a ve böylece, temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti.

Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)

Abdülmüttalip (şeybe)

Hâşim (Amr)

Abdü Menaf (Mugîre)

Kuseyy (Zeyd)

Kilâb

Mürre

Kâ’b

Lüveyy

Gâlib

Fihr

Mâlik

Nadr

Kinâne

Nuzeyme

Mudrike (Âmir)

İlyâs

Mudar

Nizâr

Me’âdd

Adnân

 

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Kureyş kabilesinin Haşim oğulları kolundandır. Babası Abdullah’dır. Abdullahın babası Abdülmuttalib, annesi de Fâtımâ binti Amr’dır. Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dedesi Abdülmuttalib, Mekke’nin hâkimi ve Arapların şeref itibariyle en üstün kabilesi olan Kureyş kabilesine mensuptu. Abdulmuttalib’in alnında Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in nûru parladığından Kureyş kavmi onunla bereketlenirdi. Abdülmuttalib oğullarından en çok Abdullah’ı severdi. Çünkü Onun alnında Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin nûru parlıyordu. Abdullah babası Abdülmuttalib’e şöyle derdi: “Babacığım, her nereye gitsem belimden bir nûr çıkıyor. Sonra toplanıp, başımın üstünde bulut gibi duruyor. Tekrar gelip belime giriyor. Ne zaman bir yere otursam yer bana diyor ki: Ey Abdullah, sana selam olsun. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nûru sende emanettir. Ne zaman kuru bir ağaç altına otursam, derhal yeşerip bana gölge oluyor. Kalkıp gidince de yine kuru oluyor. Ey babacığım bu hal nedir? Abdülmuttalib: Ey oğlum, sana müjdeler olsun ki, insanların ve cinlerin Efendisi ve Peygamberi senin sulbünden gelse gerektir, demiştir.

 

RASÛLÜLLÂH (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) İN HİKATİNİN BİDÂYETİ

                Irbâz ibni Sâriye (Radıyallâhu Anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum, henüz Âdem çamuru içerisinde yatarken ben peygamberlerin sonuncusu olarak Levh-i Mahfuz’da kayıtlıydım.

Ben size bu işin izahını vereyim, ben babam İbrâhîm’in (Bakara Sûresi’nin 129. Âyet-i kerimesinde geçen) duasıyım. (O bu duayı yaptığında kendisine : ‘Duan kabul olundu fakat o, âhir zamanda gelecektir’ denilmişti.)

Ben Îsa’nın, kavmine (Saff Sûresi’nin 6. Âyet-i kerimesinde verdiği) müjdesiyim ve annemin ‘Kendisinden bir nur çıkıp, Şam’daki köşklerin onunla aydınlandığını’ gördüğü rüyası(nın çıması)yım.

Diğer peygamberlerin anneleri de böylece görürlerdi.”

Abdürrezzâk (Rahimehullâh) ın, Câbir ibni Abdillâh (Radıyallâhu Anh) dan senediyle rivayet ettiği hadîs-i şerifte Câbir (Radıyallâhu Anh) şöyle demiştir: Bir kere ben: “Ya Rasûlellâh! Anam babam sana feda olsun! Allâh-u Te’âlâ’nın her şeyden önce yarattığı ilk şeyi bana haber verir misin?” dediğimde o:

“Ey Câbir! Şüphesiz Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) varlıkları yaratmadan önce senin peygamberinin nurunu Kendi (emriyle vasıtasız olarak yarattığı özel) nurundan yaratmıştır. O nur kudretle, Allâh-u Te’âlâ’nın (Celle Celâlühü) dilediği yerlerde dolaşmaya başlamıştır. O vakit ne Levh, ne Kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne Melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin, ne de insan yoktu!

Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) mahlûkâtı yaratmak isteyince, o nuru dört parçaya ayırdı; birinci parçadan Kalem’i, ikincisinden Levh’i, üçüncüsünden Arş’ı yarattı. Sonra dördüncü parçayı da dört parçaya ayırdı; birinci parçadan Arş’ı taşıyan melekleri, ikincisinden Kürsî’yi, üçüncüsünden ise geri kalan melekleri halketti.

Sonra dördüncü parçayı da dört cüze ayırdı; birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden de cennet ve cehennemi var etti, sonra dördüncü parçayı dört cüze ayırarak;

Birincisinden müminlerin gözlerinin nurunu yarattı, ikincisinden kalplerinin nuru olan; Allâh’ı (Celle Celâlühü) bilmeyi, üçüncüsünden de ünsiyetlerinin nuru olan tevhidi ki, o da: Lâ ilâhe illallah Muhammedü’r-Ras’ulüllah (a inanmaları) dır!”

 

İLK YARATILAN NUR HAKKINDAKİ CÂBİR (Radıyallâhu Anh) HADİSİ

                Abdürrezzâk’ın, Ma’mer’den, onun İbni Münkerdir’den, onun da Câbir’den (Radıyallâhu Anhüm) rivâyetine göre o şöyle demiştir:

“Ey Câbir! O (ilk yaratılan), senin peygamberinin nurudur! Allah önce onu yarattı, sonra bütün hayırları onda yarattı, her şeyi ondan sonra yarattı.

Onu yarattığı zaman kurb (mânevî yakınlık) makamında huzurunda onu on iki bin sene ikâme etti (tuttu).

Sonra onu dört kısma böldü; Arş’ı ve Kürs’i’yi birer kısımdan yarattı, Arş’ı taşıyan meleklerle Kürsî’yi bekleyen melekleri bir kısımdan yarattı.

Dördüncü kısmı kurb (mânevî yakınlık) makamında on iki bin sene tuttu, sonra onu dört kısma ayırdı; bir kısımdan Kalem’i, bir kısımdan Levh’i (Mahfuzu), bir kısımdan da cenneti yarattı.

Sonra dördüncü kısmı korku makamında on iki bin sene tuttu, daha sonra onu dört parçaya ayırdı; Bir parçadan melekleri, bir cüzden güneşi, bir cüzden de ayı ve yıldızları halketti.

Böylece dördüncü cüzü ümit makamında on iki bin sene ikame etti.

Sonra onu da dört cüze ayırdı; bir cüzden aklı, bir cüzden ilim ve hikmeti, bir cüzden de ismet ve tevfîkı (günahlardan korunma ve hayırlara muvaffak kılınmayı) yarattı.

Dördüncü cüzü hayâ makamında on iki bin sene tuttuktan sonra, Allah-u Azze ve Celle ona tecelli buyurunca, o nur ter attı.

Böylece ondan yüz yirmi dört bin nur damlası damladı, Allâh her bir damladan ya bir Nebînin ya da bir Rasûl’ün ruhunu yarattı.

Sonra peygamberlerin ruhları nefes aldı, Allâh onların nefeslerinden kıyamete kadar gelecek velîleri, şehitleri, sa’idleri ve itaatkârları var etti.

Demek ki, Arş ile Kürsî benim nurumdandır, (meleklerin efendileri olan) Kerûbiyyûn benim nurumdandır, rûhanîler ve melekler benim nurumdandır, cennet ve içindeki nimetler benim nurumdandır.

Yedi kat göklerin melekleri benim nurumdandır, güneş, ay ve yıldızlar benim nurumdandır, akıl ve tevfîk (hayırları bulmak) benim nurumdandır.

Rasûllerin ve Nebîlerin ervâhı benim nurumdandır, şehitler, sa’idler ve sâlihler benim nûrumun mahsulündendir.

Sonra Allâh on iki bin hicap yarattı ve benim nurum olan dördüncü parçayı her hicapta bin sene bekletti ki, o perdeler; ubûdiyyet (kulluk), sekînet (tecellîye mazhariyetin verdiği sakinlik), sabır, sıdk (doğruluk) ve yakîn (şüphesiz inanç) makamlarıdır.

Böylece Allâh-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) o nûru her hicaba daldırıp bin sene bekletti, o nûru bütün perdelerden çıkarınca Allâh-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) onu birleşik halde yeryüzüne koydu. Artık karanlık gecedeki kandil gibi, doğuyla batı arası o nûrdan aydınlanıyordu.

Sonra Allâh-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) Âdem’i topraktan yaratınca, o nûru onun içerisine, alnına yerleştirdi, sonra o nur ondan Şis’e intikat etti.

Böylece o, bir temizden diğer pâke, bir pâkten diğer temize intikal ede ede, nihayet Allâh-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) onu Abdullâh ibni Abdülmuttalib’in sulbüne, ondan da Annem Âmine binti Vehb’in rahmine ulaştırdı.

Sonra beni dünyaya çıkardı ve beni gönderilenlerin efendisi, Nebîlerin sonuncusu, âlemlere rahmet ve abdest uzuvlarının parlaklığından tanınan ümmetin öncüsü yaptı. İşte ey Câbir! Senin peygamberinin yaratılışının başlangıcı böyle oldu!”

Üstünlüklerinden Bir kısmı

                Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) fazîletlerini bildiren yüzlerce kitap vardır. Fazîlet, üstünlük demektir.

Bazı Üstünlüklerinden seksen iki adedi aşağıda bildirilmiştir:

 

1- Mahlûklar içinde ilk olarak Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in ruhu yaratılmıştır.

 

2- Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü), onun ismini Arşa, Cennetlere ve yedi kat göklere yazmıştır.

 

3- Hindistânda yetişen bir gülün yapraklarında (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlüllah) yazılıdır.

 

4- Basra şehrine yakın bir nehirde tutulan balığın sağ tarafında Allah, sol tarafında Muhammed yazılı görülmüştür. Bunlara benzeyen vak’alar çoktur.

 

5- Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in ismini söylemekten başka vazifesi olmayan melekler vardır.

 

6- Meleklerin hazret-i Âdeme karşı secde etmeleri için emir olunması, alnında Muhammed

(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in nuru bulunduğu için idi.

 

7- Âdem Aleyhisselâm zamanında namaz için okunan ezanda, hazret-i Muhammedin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ismi de söylenirdi.

 

8- Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) bütün Peygamberlere emir etti ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sizin zamanınızda Peygamber olursa, ona îmân etmeleri için ümmetlerinize de emrediniz!

 

9- Tevrat’ta, İncil’de ve Zebur’da Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in ve dört halifesinin ve Ashâbından ve ümmetinden bazılarının isimleri bildirilmiş ve medh olunmuşlardır. Allah-u Te’âlâ, kendinin Mahmûd isminden Muhammed kelimesini çıkararak Habîbine isim koymuştur. Allah-u Te’âlâ, kendi isimlerinden Raûf ve Rahîm isimlerini Habîbine de vermiştir.

 

10- Dünyaya geldiği zaman, melekler tarafından sünnet edilmiştir.

 

11- Dünyaya geleceği zaman, çok büyük alâmetler görülmüştür. Târih ve mevlid kitaplarında yazılıdır.

 

12- Dünyaya gelince, şeytanlar göğe çıkamaz, meleklerden haber çalamaz oldular.

13- Dünyaya geldiği zaman, yeryüzündeki bütün putlar, tapınılan heykeller yüzüstü devrildiler.

 

14- Beşiğini melekler sallardı.

 

15- Beşikte iken gökdeki ay ile konuşurdu. Mübârek parmağı ile işaret ettiği tarafa meyl ederdi.

 

16- Beşikte iken konuşmağa başladı.

 

17- Çocuk iken, açıklarda gezerken, başı hizasında bir bulut da birlikde hareket ederek gölge yapardı. Bu hâl, Peygamberliği başlayıncaya kadar devam etti.

 

18- Üç yaşında iken ve kırk yaşında Peygamberliği bildirildiği vakit ve elli iki yaşında mi’râca götürülürken, melekler göğsünü yardı. Cennetten getirdikleri leğen içinde Cennet suyu ile kalbini yıkadılar.

 

19- Her Peygamberin sağ eli üstünde nübüvvet mührü vardı. Muhammed Aleyhisselâmın ise, sol kürekteki deri üzerinde kalbi hizasında idi. Cebrâil Aleyhisselâm kalbini yıkayıp, göğsünü kapadığı zaman Cennetten getirdiği mühür ile sırtını mühürlemişti.

 

20- Önünden gördüğü gibi, arkasından da görürdü.

 

21- Aydınlıkta gördüğü gibi, karanlıkta da görürdü.

 

22- Tükürüğü acı suları tatlı yaptı. Hastalara şifâ verdi. Bebeklere süt gibi gıda oldu.

 

23- Gözleri uyurken, kalbi uyanık olurdu. Bütün Peygamberler de böyle idi.

 

24- Ömründe hiç esnemedi. Bütün Peygamberler de böyle idi.

 

25- Teri gül gibi güzel kokardı. Bir fakîr kimse, kızını evlendirirken, kendisinden yardım istemişti. O ânda verecek şeyi yoktu. Küçük bir şişeye terinden koyup verdi. O kız, yüzüne, başına sürünce, evi misk gibi kokardı. Evi (güzel kokulu ev) adı ile meşhûr oldu.

 

26- Orta boylu olduğu halde, uzun kimselerin yanında iken, onlardan yüksek görünürdü.

 

27- Güneş ve ay ışığında yürüyünce, gölgesi yere düşmezdi.

 

28- Bedenine ve elbisesine sinek, sivrisinek ve başka böcekler konmazdı.

 

29- Çamaşırlarını ne kadar çok giyse, hiç kirlenmezlerdi.

 

30- Her yürüdüğü zaman, arkasından melekler gelirdi. Bunun için, Ashâbını önden yürütür, arkamı meleklere bırakın derdi.

 

31- Taş üstüne basınca, taşta ayağının izi kalırdı. Kum üstünde giderken hiç iz bırakmazdı. Açıkta abdest bozduğu zaman, yer yarılıp bevl ve benzerleri toprak içinde kalırdı. Oradan etrafa güzel kokular yayılırdı. Bütün Peygamberler de böyle idi.

 

32- Hacamat kanından içenler oldu. Bunu işitince, (Cehennem ateşi onu yakmaz) buyurdu.

 

33- Büyük bir mu’cizesi de, mi’râca götürülmesidir. Burak denilen Cennet hayvanı ile Mekke’den Kudüse götürüldü. Oradan göklere ve Arşa götürüldü. Kendisine acâip şeyler gösterildi. Allah-u Te’âlâyı baş gözü ile gördü. Bir ânda tekrar evine getirildi. Mi’râc mu’cizesi başka hiçbir Peygambere verilmedi.

 

34- İnsanlar ve melekler içinde en çok ilim Ona verildi. Ümmî olduğu halde, yani kimseden bir şey öğrenmemiş iken, Allah-u Te’âlâ ona her şeyi bildirmiştir. Âdem Aleyhisselâma her şeyin ismi bildirildiği gibi, Ona her şeyin ismi ve ilmi bildirilmiştir.

 

35- Ümmetinin isimleri, cisimleri ve aralarında olacak şeylerin hepsi kendisine bildirildi.

 

36- Aklı, bütün insanların aklından daha çoktur.

 

37- İnsanlarda bulunabilecek bütün iyi huyların hepsi ona ihsan olundu. Büyük şair Ömer İbnil Farıda (Rasûlüllah’ı niçin medhetmedin) dediklerinde, Onu medhetmeğe gücüm yetmeyeceğini anladım. Onu medhedecek kelime bulamadım demiştir.

 

38- Kelime-i şehâdette, ezanda, ikâmetde, namazdaki teşehhüdde, birçok duâlarda, bazı ibâdetlerde ve hutbelerde, nasîhat yapmakta, sıkıntılı zamanlarda, kabirde, mahşerde, Cennette ve her mahlûkun lisanında Allahü Teâlâ, Onun ismini kendi isminin yanına koymuştur.

 

39- Üstünlüklerinin en üstünü, Habîbullah olmasıdır. Allah-u Te’âlâ, Onu kendisine sevgili, dost yapmıştır. Onu herkesden, her melekten daha çok sevmiştir, (İbrâhîmi Halil yaptım ise, seni kendime Habîb yapdım) buyurmuştur.

 

40- (Sana, râzı oluncaya kadar, yeter deyinceye kadar) her dilediğini (vereceğim) âyeti,

Allah-u Te’âlâ’nın Peygamberine bütün ilimleri, bütün üstünlükleri ahkâm-ı İslâmiyyeyi, düşmanlarına karşı yardım ve galebe ve ümmetine fetihler, zaferler ve kıyâmette her türlü şefâat ve tecelliler ihsan edeceğini vaad etmektedir. Bu âyet geldiği zaman, Cebrâil Aleyhiselâma bakarak, (Ümmetimden birinin Cehennemde kalmasına râzı olmam) buyurdu.

 

41- Gece, gündüz, uyanık iken, uykuda iken, yalnız iken, çoklukta iken, yolculukta iken, evde iken, harbde iken, gülerken, ağlarken, mübârek kalbi hep Allah-u Te’âlâ ile idi. Dünyadaki vazifelerini yapabilmek için zevcesi Hazreti Âişe’nin yanına gelip, (Ey Âişe! Biraz benimle konuş da kendime geleyim) der, ondan sonra Ashâbına nasîhat ve irşâd etmeğe giderdi. Sabah namazının sünnetini evinde kılıp, Hazreti Âişe ile bir miktar konuştuktan sonra, Ashâbına farzı kıldırmak için mescide giderdi. Bu hâl hasâis-i peygamberidir. Hazreti Aişe ile konuşmadan dışarı çıksa idi, ilâhi tecellilerden ve nurlardan dolayı, yüzüne kimse bakamazdı.

 

42- Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü), Kur’ân-ı Kerîm’de, her Peygamberi ismi ile bildirmiştir. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) i ise, ey Rasûlüm, ey Peygamberim diyerek bildirmiştir.

 

43- Gayet açık, kolay anlaşılır olarak konuşurdu. Arabî lisanının her lehçesi ile konuşurdu. Çeşitli yerlerden gelip soranlara onların lügati ile cevâb verirdi. İşitenler hayran olurlardı. “Allah beni çok güzel yetiştirdi” buyurdu.

 

44-Az kelimelerle çok şey anlatırdı. Yüzbinden ziyâde hâdis-i şerîfi, Onun (Cevâmi-ul-kelim) olduğunu göstermektedir. Bazı âlimler dediler ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), İslâm, dininin dört temelini, dört hadîsle bildirmiştir. (Ameller niyyete göre değerlendirilir ve (Halâl meydandadır, harâm meydandadır.) ve (Davacının şâhid göstermesi ve dâvâlının yemin etmesi lâzımdır) ve (Bir kimse, kendine istediğini, din kardeşi için de istemedikçe, imânı kâmil olmaz). Bu dört hadîsten birincisi, ibâdet bilgilerinin, ikincisi, muamelât bilgilerinin, üçüncüsü, husûmât, yâni adalet işlerinin ve siyâset bilgilerinin, dördüncüsü de, âdâb ve ahlâk bilgilerinin temelidir.

45- Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ma’sum idi. Bilerek ve bilmeyerek büyük ve küçük, kırk yaşından evvel ve sonra, hiçbir günâh işlememiştir. Çirkin hiçbir hareketi görülmemiştir.

 

46- Müslümanların namazda otururken (Esselâmû aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi) okuyarak, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e selâm vermeleri emr olundu. Namazda başka bir Peygambere ve meleklere karşı söylemek caiz olmadı.

 

47- Rütbeyi, saltanatı istememiş, Peygamberliği, fakîrliği dilemiştir. Bir sabah Cebrâil aleyhisselâm ile konuşurken bu gece evimizde yiyecek bir lokmamız yoktu buyurdu. O ânda, İsrâfil aleyhisselâm gelip (Allahü Teâlâ söylediğini işitti ve beni gönderdi. İstersen her elini sürdüğün taş altın olsun, gümüş olsun, zümrüt olsun. İstersen melik olarak Peygamberlik yap) dedi. Rasûlüllah üç kere (Kul olarak Peygamberlik istiyorum) dedi.

 

48- Başka Peygamberler belli bir zamanda, belli bir memlekette Peygamberlik yaptı. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise, yeryüzündeki bütün insanlara ve cinne kıyâmete kadar Peygamber olarak gönderilmiştir. Meleklerin de, hayvanların da, nebatların da, cansızların da, kısaca bütün mahlûkların Peygamberi olduğunu bildiren âlimler de vardır.

 

49- Bütün varlıklara rahmeti, faydası yayılmıştır. Mü’minlere faydası meydandadır. Başka Peygamberlerin zamanındaki kâfirlere, dünyâda azaplar yapılır, yok edilirlerdi. Ona îmân etmeyenlere dünyâda azâb yapılmadı. Bir gün Cebrâil Aleyhisselâma (Allah-u Te’âlâ, benim âlemlere rahmet olduğumu bildirdi. Benim rahmetimden sana da nasîb oldu mu?) dedi. Cebrâil de (Allah’ın büyüklüğü, dehşeti karşısında sonumun nasıl olacağından korku içindeyim. Sana, emin olduğumu bildiren âyeti getirince, bu müthiş korkudan kurtuldum. Bandan büyük rahmet olur mu?) dedi.

 

50- Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü), Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in râzı olmasını istemiştir.

 

51- Başka Peygamberler, kâfirlerin iftiralarına kendileri cevap vermiştir. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e yapılan iftiralara ise, Allah-u Te’âlâ cevap vererek, Onun müdafaasını yapmıştır.

 

52- Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in ümmetinin sayısı, başka peygamberlerin ümmetlerinin sayıları toplamından daha çoktur. Onlardan daha üstün ve daha şereflidirler. Cennete gideceklerin üçte ikisinin bu ümmetten olacağı, hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir.

 

53- (Ümmetimin dalâlet üzerinde bileşmemelerini Rabbimden diledim. Kabul eyledi) hadisi meşhûrdur.

 

54- Rasûlüllah’a verilecek sevablar, diğer Peygamberlere verilecek sevablardan kat kat ziyadedir.

 

55- Kendisini ismi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak, uzaktan kendisine seslenmek, yolda önüne geçmek harâm edilmiştir. Başka Peygamberlerin ümmetleri, kendilerini isimleri ile çağırırlardı.

 

56- İsrâfil Aleyhisselâm da Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e çok kerre gelmiştir. Başka Peygamberlere yalnız Cebrâil Aleyhisselâm gelmiştir.

 

57- Cebrâil Aleyhisselâmı melek şeklinde iki kere görmüştür. Başka hiçbir Peygambere melek şeklinde görünmemiştir.

 

58- Kendisine Cebrâil Aleyhisselâm yirmidörtbin kerre gelmiştir. Başka Peygamberlerden en çok olarak Mûsâ Aleyhisselâma, dörtyüz kerre gelmiştir.

 

59- Allah-u Te’âlâ’ya (Celle Celâlühü) Muhammed Aleyhisselâm ile and vermek caiz olup, başka Peygamberlerle ve meleklerle caiz değildir.

 

60- Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den sonra, zevcelerini başkalarının nikâhla almaları harâm edilmiş, bu bakımdan mü’minlerin anneleri oldukları bildirilmiştir.

Başka Peygamberlerin zevceleri kendilerine ya zararlı olmuş veya fâidesiz olmuşlardır. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in zevceleri ise, dünyâ ve âhiret işlerinde, kendisine yardımcı olmuşlar, fakîrliğe sabretmişler, şükür etmişler ve İslâmiyeti yaymakta çok hizmet etmişlerdir.

 

61- Rasûlüllah’ın kızları, zevceleri, dünyâ kadınlarının en üstünleridir. Ashâbının hepsi de, Peygamberlerden başka, bütün insanların en üstünleridir. Şehirleri olan Mekke-i mükerreme ve sonra Medine-i münevvere, yeryüzünün en kıymetli yerleridir. Mescid-i şerîfinde kılınan bir rekât namaza, bin rekât sevabı yazılır. Başka ibâdetler için de böyledir. Kabri ile minber arası, Cennet bahçesi gibi kıymetlidir. “Öldükten sonra beni ziyâret eden, diri iken etmiş gibidir. Haremeynden birinde ölen bir mü’min, kıyâmet günü emin olarak diriltilir” buyurdu. Mekke ve Medine şehirlerine (Haremeyn) denir.

 

62- Nesep ve sebep bakımından, yani kan ve nikâh bakımından olan akrabalığın kıyâmetde faydası yoktur. Rasûlüllah’ın akrabası bundan müstesnadır.

 

63- Herkesin soyu oğlundan ürer. Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in soyu ise, kızı

Fâtıma’dandır.

 

64- Onun ismini taşıyan mü’minler Cehenneme girmeyecektir.

 

65- Onun her sözü, her işi doğrudur. Her ictihâdı, Allah-u Te’âlâ tarafından doğrulanır.

 

66- Onu sevmek herkese farzdır. “Allah’ı seven, beni sever” buyurmuştur. Onu sevmenin alâmeti, dinine, yoluna, sünnetine ve ahlâkına uymakdır. Kur’ân-ı kerîmde “Bana uyarsanız, Allah sizi sever” demesi emir olundu.

 

67- Onun ehl-i beytini sevmek vaciptir. “Ehl-i beytime düşmanlık eden münafıktır” buyurmuştur. Ehl-i beyt, zekât alması harâm olan akrabasıdır. Bunlar, zevceleri ve dedesi Hâşimin soyundan olan mü’minlerdir ki, Alinin, Ukaylin, Cafer Tayyarın ve Abbâsın soyundan olanlardır.

 

68- Ashâbının hepsini sevmek vâcibdir. “Benden sonra Ashâbıma düşmanlık etmeyiniz! Onları sevmek, beni sevmektir. Onlara düşman olmak, bana düşman olmaktır. Onları inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten de, Allahı incitir. Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü), kendisini incitene azap yapar” buyurdu.

 

69- Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü), Muhammed Aleyhisselâma, gökde iki ve yerde iki yardımcı yaratmıştır. Bunlar; gökde Cebrâil (Aleyhisselâm), Mikâil (Aleyhisselâm) ve yerde ise Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’dir.

 

70- Her insanın cinden bir arkadaşı vardır. Bu şeytan kâfirdir, insanı aldatarak, vesvese vererek, imânını almağa, günah yaptırmağa çalışır, Rasûl (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), kendi arkadaşı olan cinnîyi imâna getirmiştir.

 

71- Erkek, kadın, büyük yaşta vefât eden herkese kabrinde Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sorulacaktır. Rabbin kimdir denildiği gibi, Peygamberin kimdir de denilecektir.

 

72- Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in hadîs-i şerîflerini okumak ibâdettir. Okuyana sevab verilir.

 

73- Mübârek ruhunu almak için, Azrâil Aleyhisselâm insan şeklinde geldi, içeri girmek için izin istedi.

 

74- Kabrinin içindeki toprak, her yerden ve Kâ’beden (ve Cennetlerden) daha efdaldir.

 

75- Kabirde, bilmediğimiz bir hayatla diridir. Kabirde Kur’ân-ı kerîm okur, namaz kılar. Bütün Peygamberler de böyledir.

 

76- Dünyanın her yerinde Rasûlüllah’a salevât okuyan müslümanların selâmlarını işiten melekler, kabrine gelip haber verirler. Kabrini hergün binlerce melek ziyâret eder.

 

77- Ümmetinin amelleri ve ibâdetleri her sabah ve akşam kendisine gösterilir. Bunları yapanları da görür, günah işleyenlerin af olmaları için duâ eder.

 

78- Kabrini ziyâret etmek, kadınlara da müstehabdır. Başka kabirleri ise, yalnız tenhâ zamanlarda ziyâret etmeleri caizdir.

 

79- Diri iken olduğu gibi, vefâtından sonra da, dünyânın her yerinde, her zaman Ona tevessül edenlerin, yani Onun hatırı ve hürmeti için istiyenlerin duâsını Allah-u Te’âlâ kabul eder.

 

80- Kıyâmet günü kabirden ilk önce Rasûlüllah kalkacaktır. Üzerinde Cennet elbisesi bulunacaktır. Burak üzerinde mahşer (toplantı) yerine gidecektir. Elinde (Livaülhamd) denilen bayrak olacaktır. Peygamberler ve bütün insanlar bu bayrağın altında duracaktır. Hepsi, bin sene beklemekten, çok sıkılacaklardır. Önce Âdem, sonra Nuh, sonra İbrâhîm ve Mûsâ ve Îsâ Peygamberlere gidip, hesaba başlanması için şefâat etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür bildirerek, Allah’tan utandıklarını, korktuklarını söyleyecekler, şefâat etmeyeceklerdir. Sonra, Rasûlüllah’a gelip yalvaracaklardır. Secde edip, duâ edecek ve şefâati kabul olacaktır. Önce, Onun ümmetinin hesabı görülecek, en önce sırattan geçecekler ve Cennete gireceklerdir. Her gittiği yeri nurlandıracaklardır. Hazreti Fâtıma sıratdan geçerken (Herkes gözlerini kapasın! Muhammed Aleyhisselâmın kızı geliyor) denecektir.

 

81- Altı yerde şefâat yapacaktır. Birincisi (Makâm-ı Mahmûd) denilen şefâati ile, bütün insanları mahşerde beklemek azabından kurtaracaktır: İkincisi, şefâati, çok kimseyi Cennete sokacaktır. Üçüncüsü, azâb çekmesi lâzım olanları azaptan kurtaracaktır. Dördüncüsü, günahı çok olan mü’minleri, Cehennemden çıkaracaktır. Beşincisi, sevabı ve günâhı müsavi olup, (Araf) denilen yerde bekliyenlerin Cennete gitmelerine şefâat edecektir. Altıncısı, Cennette olanların derecelerinin yükselmesine şefâat edecektir.

 

82- Rasûlüllah’ın Cennette bulunduğu makamın ismi (Vesîle)’dir. Burası Cennetin en yüksek derecesidir. Cennette bulunan herkese birer dal yetişecek olan (sidretülmüntehâ) ağacın kökü oradadır. Cennettekilere her nimet, bu dallardan gelecektir.

 

 

BAZI MUCİZELERİ

 

Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah’ın Peygamberi olduğunu açıklayan şâhidler sayılamayacak kadar çoktur. Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü), “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım,” buyurdu. Bütün varlıklar, Allah’ın varlığını, birliğini gösterdikleri gibi, Hazreti Muhammed’in peygamber olduğunu ve üstünlüğünü de göstermektedirler. Ümmetinin Evliyâsında hâsıl olan kerâmetler, hep Onun mu’cizeleridir. Çünkü kerâmetler, Ona tâbi olanlarda, Onun izinde gidenlerde hâsıl olmaktadır. Hattâ bütün Peygamberler, Onun ümmetinden olmak istedikleri için, daha doğrusu, hepsi Onun nurundan yaratıldıkları için, Onların mu’cizeleri de Muhammed Aleyhisselâmın mu’cizelerinden sayılır. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in mu’cizeleri, zaman bakımından üçe ayrılmıştır: Birincisi mübârek ruhu yaratıldığından başlayarak Peygamberliğinin bildirildiği (bi’set) zamanına kadar olanlardır. İkincisi, bi’setden vefâtına kadar olan zaman içindekilerdir. Üçüncüsü, vefâtından kıyâmete kadar olmuş ve olacak şeylerdir. Bunlardan birincilere, (irhâs) ya’nî, başlangıçlar denir. Her biri de ayrıca, görerek veya görmeyip akıl ile anlaşılan mu’cizeler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bütün mu’cizeler o kadar çokdur ki, sınırlamak, saymak mümkün olmamıştır. İkinci kısımdaki mu’cizelerin üçbin kadar olduğu bildirilmiştir. Bunlardan meşhûr olan kırküç adedi aşağıdadır.

 

1- Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in mu’cizelerinin en büyüğü Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bugüne kadar gelen bütün şairler, edebiyatçılar, Kur’ân-ı kerîmin nazmında ve mânâsında âciz ve hayran kalmışlardır. Bir âyetin benzerini söyleyememişlerdir. İ’cazı ve belâgatı insan sözüne benzemiyor. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve mânâsındaki güzellik bozuluyor. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayanlar bulamamışlardır. Nazmı Arab şairlerinin şiirlerine benzemiyor. Geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber vermektedir. İşitenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da, usanmıyorlar. Okuması ve işitmesi, sıkıntıları giderdiği sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır. İşitenlerin kalblerine dehşet ve korku çökenler, bu sebepten ölenler bile görülmüştür. Nice azılı İslâm düşmanları Kur’ân-ı kerîmi dinlemekle, kalbleri yumuşamış îmâna gelmişlerdir, İslâm düşmanlarından ve muattala, melahide ve karamita denilen müslüman ismini taşıyan zındıklardan Kur’ân-ı kerîmi değiştirmeğe, bozmaya ve benzerini söylemeye çalışanlar olmuş ise de, hiçbiri arzularına kavuşamamıştır. Tevrat, İncil ise, insanlar tarafından her zaman değiştirilmiş ve yine değiştirilmektedir. Bütün ilimler ve tecrübe ile bulunamayacak güzel şeyler iyi ahlak ve insanlara üstünlük sağlayan meziyetler, dünyâ ve âhiret se’âdetine kavuşturacak iyilikler, varlıkların başlangıcı ve sonu hakkında bilgiler, insanlara faydalı ve zararlı olan şeylerin hepsi Kur’ân-ı kerîmde açıkça veya kapalı olarak bildirilmiştir. Kapalı olanlarını, erbabı anlayabilmektedir. Semavi kitapların hepsinde, Tevratta, Zeburda ve İncilde bulunan ilimlerin ve esrarın hepsi Kur’ân-ı kerîmde bildirilmiştir. Hazret-i Ali ve Hazret-i Hüseyin bu ilimlerden çoğunu bildiklerini haber vermişlerdir. Kur’ân-ı kerîmi okumak çok büyük bir ni’mettir. Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü), bu ni’meti habibinin (sevgili Peygamberinin) Ümmetine ihsan etmiştir. Melekler bu ni’metten mahrumdurlar. Bunun için Kur’ân-ı kerîm okunan yere toplanıp dinlerler. Bütün tefsîrler, Kur’ân-ı kerîmdeki ilimlerden çok azını bildirmektedirler. Kıyâmet günü, Peygamberimiz minbere çıkıp Kur’ân-ı kerîm okuyunca, dinleyenler bütün ilimlerini ve sırlarını anlayacaklardır.

 

2- Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in meşhûr mu’cizelerinin en büyüklerinden birisi de, ayın ikiye ayrılmasıdır. Bu mu’cize, başka hiçbir Peygambere nasîb olmamıştır. Muhammed Aleyhisselâm elli iki yaşında iken, Mekke’de Kureyş kâfirlerinin elebaşıları yanına gelip (peygamber isen ayı ikiye ayır) dediler. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) herkesin ve hele tanıdıklarının, akrabasının îmân etmelerini çok istiyordu. Ellerini kaldırıp duâ etti. Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü), kabul edip, ayı ikiye böldü. Yarısı bir dağın, diğer yarısı başka bir dağın üzerinde göründü. Kâfirler, (Muhammed bize sihir yaptı) dediler, îmân etmediler.

 

3- Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bazı gazalarında susuz kalındığı zaman, elini suya sokmuş, parmakları arasından su akarak, suyun bulunduğu kap devamlı taşmıştır. Bazan seksen, bazan üçyüz, bazan binbeşyüz, Tebük Gazasında ise, yetmiş bin kimsenin hepsi ve hayvanları bu sudan içmişler ve kullanmışlardır. Mübârek elini sudan çıkarınca akması durmuştur.

 

4- Bir gün amcası Abbâs’ın evine gidip, onu ve evlâdını yanına oturtup, üzerlerini ihramı ile örterek, “Yâ Rabb! Bu amcamı ve Ehl-i beytimi örttüğüm gibi, sen de, Cehennem ateşinden kendilerini koru” dedi. Duvarlardan üç kerre âmin sesi işitildi.

 

5- Birgün, kendisinden mu’cize isteyenlere karşı, uzaktaki bir ağacı çağırdı. Ağaç, köklerini sürüyerek gelip selâm verip, (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh) dedi. Sonra, gidip yerine dikildi.

 

6- Hayber gazasında, önüne zehirlenmiş koyun kebabı koyduklarında (Yâ Rasûlallah! Beni yeme, ben zehirliyim) sesi işitildi.

 

7- Birgün elinde put bulunan kimseye, (Put bana söylerse, îmân eder misin?) dedi. Adam, ben buna elli senedir ibâdet ediyorum. Bana hiçbir şey söylemedi. Sana nasıl söyler? dedi. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey put, ben kimim?” deyince, (Sen Allah’ın peygamberisin) sesi işitildi. Putun sahibi, hemen imâna geldi.

 

8- Medinede, mescidde dikili bir odun vardı. Hutbe okurken, bu direğe dayanırdı. Minber yapılınca, direğin yanına gitmedi. Odundan ağlama seslerini, bütün cemaat işittiler. Minberden inip direğe sarıldı. Sesi kesildi. “Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlayacaktı” buyurdu.

9- Eline aldığı çakıl taşlarının ve tuttuğu yemek parçalarının arı sesi gibi tesbih ettikleri çok görülmüştür.

10- Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir çayırda giderken, üç kerre, (Yâ Rasûlallah) sesini işitti. O tarafa bakıp, bağlı bir geyik gördü. Yanında bir adam uyuyordu. Geyiğe ne istediğini sordu. O da, bu avcı beni avladı. Karşıdaki tepede iki yavrum var. Beni salıver! Gidip, onları doyurup geleyim dedi. Rasûl Aleyhisselâm “Sözünü tutar mısın, gelir misin” dedi. Allah için söz veriyorum, gelmezsem Allah’ın azâbı benim üzerime olsun, dedi. Rasûlüllah geyiği bıraktı. Biraz sonra geldi. Adam uyanıp, yâ Rasûlallah, bir emrin mi var dedi. “Bu geyiği âzâd et!” buyurdu. Adam geyiğin ipini çözüp bıraktı. Geyik (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enneke Rasûlüllah) dedi ve gitti.

 

11- Câbir bin Abdullah bir koyun pişirdi. Rasûlüllah, Ashâbı ile yediler. “Kemikleri kırmayınız” dedi. Kemikleri toplayıp, mübârek ellerini üstüne koyup duâ etti. Allah-u Te’âlâ koyunu diriltti.

 

 

12- Rasûlüllaha, söylemez (konuşmayan) bir çocuk getirdiler. (Ben kimim) dedi. Sen

Rasûlüllahsın dedi. Ölünceye kadar konuştu.

13- Bir kadın, bir kel oğlunu getirdi. Rasûlüllah, mübârek elleri ile başını sıvadı. Şifâ buldu. Saçları uzamaya başladı.

 

14- Tirmizî ve Nesâînin (Sünen) kitaplarında diyor ki, iki gözü âmâ (kör) bir kimse gelip, yâ Rasûlallah! Duâ et, gözlerim açılsın dedi. “Kusursuz bir abdest al! Sonra yâ Rabbî! Sana yalvarıyorum. Sevgili peygamberin Muhammedi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) araya koyarak, senden istiyorum. En çok sevdiğim peygamberim Hazret-i Muhammed! Seni vesîle ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabul etmesini istiyorum. Yâ Rabbi! Bu yüce Peygamberi bana şefâatçi eyle! Onun hürmetine duâmı kabul et!” duâsını okumasını söyledi. Adam, abdest alıp duâ etti. Hemen gözleri açıldı. Bu duâyı müslümanlar, her zaman okumuşlar ve dileklerine kavuşmuşlardır.

 

 

15- Amcası Ebû Tâlib ile bir çölde gidiyordu. Ebû Tâlib, çok susadığını söyledi. Rasûlüllah, hayvandan yere inip “Susadın mı?” dedi. Evet dedikte, mübârek ayaklarının ökçesini yere vurdu. Su çıktı. “Amcam, bu sudan iç!” buyurdu.

 

16- Hudeybiye seferinde susuz bir kuyunun yanına kondular. Askerler susuzluktan şikâyet ettiler. Bir kova su istedi. İçinden abdest alıp ve tükürüp, bunu kuyuya döktürdü. Bir ok verip, “Kuyuya atın” buyurdu. Kuyunun su ile dolduğunu gördüler.

 

17- Medinede minberde hutbe okurken, bir kimse, yâ Rasûlallah! Susuzluktan çocuklarımız, hayvanlarımız, tarlalarımız helâk oluyor, imdadımıza yetiş dedi. Ellerini kaldırıp, duâ eyledi. Gökte hiç bulut yokken, mübârek ellerini yüzüne sürmeden, bulutlar toplandı. Hemen yağmur başladı. Bir kaç gün devam etti. Yine minberde okurken o kimse, yâ Rasûlallah! Yağmurdan helâk olacağız deyince, Rasûl (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tebessüm etti ve “Yâ Rabbi! Rahmetini başka kullarına da ihsan eyle!” dedi. Bulutlar açılıp, güneş göründü.

 

18- Bir kadın, hediye olarak bal gönderdi. Balı kabul edip boş kabı geri gönderdi. Allahü teâlânın kudreti ile, kap bal ile dolu olarak geri geldi. Kadın gelerek, (Ya Rasûlallah! Hediyemi niçin kabul etmediniz? Acaba günahım nedir?) dedi. “Senin hediyeni kabul ettik. Gördüğün bal, Allah-u Te’âlâ’nın (Celle Celâlühü) hediyene verdiği berekettir” dedi. Kadın sevinerek, balı evine götürdü. Çoluk çocuğu ile aylarca yediler. Hiç eksilmedi. Bir gün yanılarak balı başka kaba koydular. Oradan yiyerek bitirdiler. Bunu Rasûlüllaha haber verdiler. “Gönderdiğim kabda kalsaydı, dünyâ durdukça yerlerdi, hiç eksilmezdi” buyurdu.

 

19- Ashâb-ı kirâmdan Ebû Hüreyre(Radıyallâhu Anh) diyor ki, Rasûlüllah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) birkaç hurma getirdim. Bunlara bereket verilmesi için duâ etmesini söyledim. Bereketli olmaları için duâ buyurdu. Hurmaların bulunduğu çantaları gece gündüz yanımdan ayırmayıp, Hazreti Osman (Radıyallâhu Anh) zamanına kadar hep yedim. Yanımdakilere de yedirdim ve avuç doluları sadakalar verdim. Hazreti Osman’ın şehîd olduğu gün zayi oldular.

 

20- Acem padişahı Kisrâ’nın ve Rum padişahı Kayser’in memleketlerinin Müslümanların eline geçeceğini ve hazinelerinin Allah yolunda dağıtılacağını müjdeledi.

 

21- Ümmetinden çok kimsenin denizden gazaya gideceklerini ve sahabeden olan Ümmî Hirâm ismindeki kadının, o gazada bulunacağını haber verdi. Hazreti Osman halife iken müslümanlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harb ettiler. Bu hanım da beraber idi. Orada şehîd oldu.

 

22- Hazreti Muâviye’ye, “Birgün ümmetimin üzerine hâkim olursan, iyilik yapanlara mükâfat et! Kötülük edenleri de af eyle!” dedi. Hazreti Muâviye, Hazreti Osman zamanında Şam’da yirmi sene valilik, sonra yirmi sene de halifelik yaptı.

 

23- Abdullah İbni Abbas’ın annesine bakıp, “Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir!” dedi. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezan ve ikâmet okuyup, mübârek tükürüğünden ağzına sürdü. İsmini Abdullah koyup annesinin kucağına verdi. “Halifelerin babasını al, götür!” dedi. Çocuğun babası olan Hazreti Abbas, bunu işitip, gelip sorunca “Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halifelerin babasıdır. Onlar arasında Seffah, Mehdî ve Îsâ Aleyhisselâmla namaz kılan bir kimse bulunacaktır.” dedi. Abbasîyye devletinin başına çok halifeler geldi. Bunların hepsi Abdullah bin Abbas’ın soyundan oldu.

 

24- Ashâbından çok kimseye hayır duâlar etmiş, hepsi kabul olunarak faydalarını görmüşlerdir. Hazreti Ali diyor ki, Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)beni Yemen’e kadı (hâkim) olarak göndermek istedi. Yâ Rasûlallah! (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ben kadılık yapmasını, mahkemede hüküm vermesini bilmiyorum dedim. Mübârek elini göğsüme koyup, “Yâ Rabbi! Bunun kalbine doğru şeyleri bildir. Hep doğru söylemek nasîb eyle!” buyurdu. Allah’a yemin ederim ki, bana gelen şikâyetçilerden doğru olanı hemen anlar, hak üzere hüküm ederdim.

 

25- Amcasının oğlu Abdullah bin Abbas’ın alnına mübârek elini koyup, “Yâ Rabbi! Bunu dinde derin âlim yap, hikmet sahibi eyle! Kur’ân-ı kerîmin bilgilerini kendisine ihsan eyle!” dedi. Bundan sonra bütün ilimlerde ve bilhassa tefsîr, hadîs ve fıkıh bilgilerinde zamanının” bir tanesi oldu. Sahâbe ve tâbi’în her şeyi bundan öğrenirdi. (Tercümân-ül-Kur’ân), (Bahr-ül-ilim) ve (Reîs-ül-Müfessirîn) isimleriyle meşhûr, oldu. İslâm memleketleri bunun talebeleri ile doldu.

 

26- Hizmetçilerinden Enes bin Mâlik’e, “Yâ Rabbi! Bunun malını ve çocuklarını çok eyle. Ömrünü uzun eyle. Günâhlarını af eyle!” duâsını yaptı. Zaman geçtikçe malları, mülkleri çoğaldı. Ağaçları, bağları her sene meyve verdi. Yüzden ziyâde çocuğu oldu. Yüzon sene yaşadı. Ömrünün sonunda, yâ Rabbî! Habîbinin benim için yaptığı duâlardan üçünü kabul ettin, ihsan ettin! Dördüncüsü olan günahlarımın affedilmesi acaba nasıl olacak deyince, (Dördüncüsünü de kabul ettim. Hatırını hoş tut!) sesini işitti.

 

27- Nâbiga ismindeki meşhûr şair, şiirlerinden birkaçını okuyunca, Peygamberimiz, Arablar arasında meşhûr olan “Allahü teâlâ dişlerini dökmesin!” duâsını söyledi. Nâbiga yüz yaşına gelmişti. Dişleri ak ve berrak, inci gibi dizilmiş dururdu.

 

28- Kendi kızı Fâtıma, bir gün yanına geldi. Açlıktan benzi sararmıştı. Elini onun göğsüne koyup, “Ey açları doyuran Rabbim! Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kızı Fâtıma’yı aç bırakma!” dedi. Fâtıma’nın hemen yüzü kanlandı, canlandı, ölünceye kadar hiç açlık duymadı.

 

29- Bir kimse, sol eliyle yemek yiyordu. “Sağ el ile ye!” dedi. Sağ kolum hareket etmiyor diye yalan söyledi “Sağ elin artık hareket etmesin!” buyurdu. Ölünceye kadar, sağ elini ağzına götüremez oldu.

 

30- Acem padişahı Hüsrev Pervîze îmân etmesi için mektûb gönderdi. Alçak Hüsrev mektubu parçaladı ve getiren elçiyi şehîd eyledi. Rasûl (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunu işitince çok üzüldü ve “Yâ Rabbî! Benim mektubumu parçaladığı gibi, onun mülkünü parçala!” dedi. Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayatta iken Hüsrev’i oğlu Şiruye hançerle parçaladı. Hazreti Ömer halife iken, Acem memleketinin hepsini müslümanlar fethedip, Hüsrev’in nesli de, mülkü de kalmadı.

 

31- Nebî (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), çarşıda emr-i mâruf ve nehy-i münker ederken, nasîhat verirken, Mervan’ın babası olan Hakem bin Âs ismindeki alçak, Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) arkasından gelerek, gözlerini açıp kapar ve yüzünü buruşturur, böylece alay ederdi. Rasûl (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), arkaya dönüp, onun bu çirkin hâlini görünce, “Kendini gösterdiğin şekilde kal” buyurdu. Ölünceye kadar, yüzü gözü oynak kaldı.

 

32- Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) habîbini belâlardan korurdu. Ebû Cehil, Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) en büyük düşmanı idi. Büyük bir taşı mübârek başına vurmak için kaldırdığında, Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) iki omuzunda birer yılan görerek taş elinden düştü ve kaçtı.

 

33- Kâ’be yanında namaz kılarken, yine alçak Ebû Cehil, tam zamanıdır diyerek bıçakla üzerine yürümek isterken, hemen geri dönüp kaçtı. Arkadaşları, niçin korktun dediklerinde, Muhammed ile aramızda ateş dolu bir hendek gördüm. Birçok kimse beni bekliyorlardı. Bir adım atsaydım, yakalayıp ateşe atacaklardı. Çok korktum dedi. Bunu Müslümanlar işitip, Rasûlüllaha (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sorduklarında, “Allah’ın melekleri, onu yakalayıp parçalayacaklardı” buyurdu.

 

34- Hicretin üçüncü senesinde, Rasûl (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (Kattan) gazvesinde bir ağaç dibinde yalnız yatarken, Dâsür isminde bir pehlivan kâfir, elinde kılıçla gelip, seni benden kim kurtarır? dedi. Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Allah kurtarır” dedikte, Cebrâil ismindeki melek, insan şeklinde görünüp, kâfirin göğsüne vurdu. Yıkılıp kılıç elinden düştü. Rasûl (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kılıcı eline alıp, “Seni benden kim kurtarır?” dedi. Beni kurtaracak, senden daha hayırlı kimse yoktur diye yalvardı. Af buyurup serbest bıraktı. Îmâna gelip, çok kimselerin imâna gelmesine sebep oldu.

 

35- Rasûl (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bir gün abdest alıp, mestlerinden birini giyip, ikincisine elini uzatırken, bir kuş geldi. Bu mesti kapıp havada silkti. İçinden bir yılan düştü. Sonra kuş, mesti yere bıraktı. Bugünden sonra, ayakkabı giyerken, önce silkelemek sünnet oldu.

 

36- Sahâbeden Enes bin Mâlik’de Rasûlüllahın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübârek yüzünü sildiği bir mendili vardı. Enes, bununla yüzünü siler, kirlendiği zaman, ateşe bırakırdı. Kirler yanar mendil yanmaz, tertemiz olurdu.

 

37- Selmân-ı Fârisî, hak din aramak için, İran’dan çıkıp dünyâyı dolaşmaya başladı. Bunu bir yerde yakalayıp, Medineli bir Yahudiye köle olarak sattılar. Hicrette Rasûlüllah, Medine’ye girerken karşılaştılar. Hemen îmâna geldi. Birkaç sene sonra 300 hurma ağacı ile binaltıyüz dirhem altın ödemek şartı ile âzâd edilmesine söz kesildi. Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunu işitti. Mübârek elleri ile ikiyüz doksandokuz hurma ağacı dikti. Ağaçlar o gün meyve vermeye başladı. Birini Hazreti Ömer dikmişti. Bu ağaç meyve vermedi. Rasûlüllah, bunu çıkarıp mübârek elleri ile tekrar dikti. Bu da hemen meyve verdi. Bir gazada, ganimet alınan, yumurta, kadar altını Selmân’a verdiler. Selmân, Rasûlüllaha (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gelip, bu gayet azdır. Binaltıyüz gram çekmez dedi. Mübârek ellerine alıp tekrar Selmân’a verdi. Bunu sahibine götür dedi.

Yarısı ile efendisine olan borcunu ödedi. Yarısı da, Selmân’a kaldı.

 

38- Rasûl aleyhisselâm, bir gün namaz kılarken şeytan gelip namazını bozmak istedikte, mübârek elleri ile yakaladı. Bir daha gelip namazı bozdurmıyacağına dair ondan söz alıp serbest bıraktı.

 

39- Dost kabilesinin reîsi Tufeyl, hicretten önce, Mekke’de îmâna gelmişti. Kavmini imâna davet için Rasûlüllah’tan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir alâmet istedi. “Yâ Rabbi! Buna bir âyet ihsan eyle!” buyurdu. Tufeyl kabilesine gidince, iki kaşı arasında bir nûr parladı. Tufeyl, yâ Rabbî! Bu alâmeti yüzümden giderip başka yerime koy. Bunu yüzümde görenlerden bazısı, kendi dinlerinden çıktığım için cezalandırıldığımı zannederler dedi. Duâsı kabul olup, nûr yüzünden gitti. Elindeki kamçının ucunda kandil gibi parladı. Kabilesindekiler zamanla imâna geldiler.

 

40- (Bîr-i Maûne) denilen muharebede kâfirler verdikleri sözü bozarak yetmiş Sahâbeyi şehîd ettiler. Bunlar arasında Hazreti Ebû Bekrin kölesi iken âzâd ettiği ve ilk îmân edenlerden Âmir bin Füheyre’yi süngülediklerinde, kâfirlerin gözü önünde, O’nu melekler gök’e kaldırdılar. Bunu Rasûlüllah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) haber verdiklerinde, “Onu Cennet melekleri defn ettiler ve ruhunu Cennete götürdüler,” buyurdu.

 

41- Hicretin yedinci senesinde Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Habeş Padişahı Necâşî’ye ve Rum İmparatoru Herakliyus’a ve Şam’daki Valisi Hârise ve Umman Sultanı Semâme’ye mektûblar göndererek, hepsini îmâna davet etti. Mektupları götüren elçiler, gittikleri yerin dillerini bilmiyorlardı. Ertesi sabah, Allah-u Te’âlâ’nın kudreti ile, o dilleri bilip, anlayıp, söylemeye başladılar.

 

42- Uhud gazasında Ebû Katâde’nin bir gözü çıkıp yanağı üzerine düştü. Rasûlüllah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) getirdiler. Mübârek eli ile gözünü yerine koyup, “Yâ Rabbi! Gözünü güzel eyle!” dedi. Bu gözü, diğerinden güzel oldu. Ondan daha kuvvetli görürdü. Ebû Katâde’nin torunlarından biri, Halife Ömer bin Abdülazîz’in yanına gelmişti. Sen kimsin? dedi. Bir beyt okuyarak Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübârek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu zâtın torunu olduğunu bildirdi. Halife bu beytleri işitince, kendisine ziyâde, ikrâm ve ihsanda bulundu.

 

43- Îyâs bin Seleme diyor ki, Hayber gazasında, Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) beni gönderip Hazreti Ali’yi istedi. Ali’nin gözleri ağrıyordu. Elinden tutup, güçlükle getirdim. Mübârek parmaklarına tükürüp, Ali’nin gözlerine sürdü. Sancağı eline verip, Hayber kapısında döğüşmeye gönderdi. Çok zamandır açılamayan kapıyı Hazreti Ali yerinden sökerek, Ashâb-ı kirâm kaleye girdiler.

 

HİLYE-İ SEÂDET

 

Sevgili Peygamberimiz, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in görünen bütün uzuvlarının şekli, sıfatları, güzel huyları, hayatının tamamı bütün incelikleri ile çok geniş ve açık olarak İslâm âlimleri tarafından senetleri, vesikaları ile yazılmıştır. Bu bilgiler bizzat Peygamberimizin kendi beyanları olan hadîs-i şerîflerinden ve Ashâbının bildirdiği haberlerden toplanmıştır. Bunlara (Siyer) kitapları denir. Binlerce siyer kitabı arasında Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hilye-i se’âdetini bildiren en meşhûr kitaplar, İmâm-ı Tirmizî’nin “Eş-Şemail’ür-Rasûl” adlı eseri ve Kâdı İyâd’ın “Şifa-i şerîfi” İmâm-ı Beyhekî’nin ve İsfehanî’nin “Delâil’ül-Nübüvve” adlı kitapları meşhûrdur.

 

Hadîs-i şerîflerden ve Ashâb-ı kirâmın bildirdiği haberlerde Sevgili Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hilye-i se’âdeti şöyle, bildirilmektedir.

 

Sevgili Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübârek yüzü, bütün uzuvları ve sesi bütün insanların yüzlerinden, azalarından ve seslerinden daha güzeldi. Mübârek yüzü bir miktar yuvarlaktı. Neşeli olduğu zaman yüzü ay gibi nurlanırdı. Sevindiği alnından belli olurdu. Gündüz nasıl görürse gece de öyle görürdü. Önünde olanları gördüğü gibi arkasında olanları da görürdü. Bunları isbât eden yüzlerce hadîse kitaplarda yazılıdır. Yana ve geriyi bakacağı zaman bütün bedeni ile dönüp, bakardı. Mübârek gözleri büyük, kirpikleri uzundu. Gözlerinde bir miktar kırmızılık vardı.

 

Gözlerinin karası gayet siyahtı. Alnı açıktı. Mübârek kaşları ince ve arası açıktı. İki kaşı arasında olan damar, hiddetlenince kabarırdı. Mübârek burnu gayet güzel olup, orta yeri bir miktar yüksekti. Başının büyüklüğü gayet normaldi. Mübârek ağzı küçük değildi. Dişleri beyazdı. Ön dişleri seyrekti. Söz söylediği zaman, dişleri arasından nûr saçılırdı. Allah-u Teâlâ’nın kulları arasında, ondan daha fasîh ve tatlı sözlü kimse görülmedi. Mübârek sözleri gayet kolay anlaşılır, gönülleri alırdı ve ruhları kendine çekerdi. Söz söylediği zaman, kelimeleri inci gibi dizilirdi. Bir kimse saymak istese, kelimeler sayılmak mümkündü. Ba’zan iyi anlaşılması için üç kere tekrar ederdi. Cennette Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gibi konuşulacakdır.

 

Mübârek sesi, kimsenin sesinin yetişemediği yere yetişirdi. Peygamberimizin mübârek kolları etli, parmakları iriydi. Avuçlarının içi genişti. Bütün vücudunun kokusu miskten güzeldi. Bedeni hem yumuşak, hem de kuvvetliydi. Kolları, ayakları ve parmakları uzundu. Ayak parmakları iriydi, ayaklarının altı çok yüksek olmayıp yumuşaktı. Mübârek karnı geniş olup, göğsü ile karnı beraberdi. Omuz başının kemikleri iriydi. Göğsü genişti.

 

 

Rasûlüllah Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çok uzun boylu olmayıp, kısa da değildi Yanına uzun bir kimse gelse, ondan uzun görünürdü. Oturduğu zaman omuzu, oturanların hepsinden yukarı olurdu.

 

Mübârek saçları ve sakallarının kılı kıvırcık ve çok düz değil, yaratılışta ondüleydi. Saçları uzundu. Önceleri kâkül bırakırdı. Sonradan ikiye ayırır oldu. Saçlarını ba’zan uzatır, ba’zan da keser, kısaltırdı. Saç ve sakalını boyamazdı. Bıyığını kısaltırdı. Bıyıklarının uzunluğu ve şekli, kaşları kadardı. Hususi berberleri vardı. Sakalını bir tutam uzatırdı.

 

Peygamberimiz, kırmızı ile karışık beyaz benizli olup, gayet güzel ve sevimliydi. Siyah değildi. O, Arab idi. Arab, lügatte güzel demektir. Arabistanlı olduğu için Arab denilmektedir. Nitekim babası Abdullah’ın güzelliği Mısır’a kadar şöhret bulmuştu ve alnındaki nurdan dolayı ikiyüze yakın kız evlenmek için Mekke’ye gelmişti. Fakat, onunla evlenmek Âmine’ye nasip olmuştu.

 

Mısır halkı esmer, Habeşistan halkı siyahtır. Bunlara habeş denir. Zengibar halkına zenci denir. Bunlar da siyahtır. Bunlar kendilerini Anadolu’da Arab diye tanıttıkları için siyah denmektedir. Bu ise yanlıştır.

 

Peygamber efendimiz güler yüzlüydü. Tebessüm ederek gülerdi. Gülerken mübârek dişleri görünürdü. Güldüğü zaman, dişleri arasından çıkan nûru, duvarlar üzerine Işık verirdi. Ağlaması da, gülmesi gibi hafifti. Kahkaha ile gülmediği gibi, yüksek sesle de ağlamazdı. Fakat mübârek gözlerinden yaş akar, göğsünün sesi işitilirdi. Ümmetinin günâhlarını düşünüp ağlardı. Allah-u Te’âlâ’nın korkusundan ve Kur’ân-ı kerîmi işitince ve ba’zen de namaz kılarken ağlardı.

 

Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) efendimiz, misvakını ve tarağını yanından ayırmazdı. Mübârek saçını ve sakalını tararken aynaya bakardı. Geceleri gözlerine sürme çekerdi.

 

Peygamberimiz önüne bakarak, süratle yürürdü. Bir yoldan geçtiği, güzel kokusundan belli olurdu. Çünkü O’nun mübârek teri, miskten ve çiçekten daha güzel kokardı. Güzel huyların hepsi Rasûlüllah’ta (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) toplanmıştı. Güzel huyları, Allah-u Te’âlâ tarafından verilmiş olup, çalışarak sonradan kazanmış değildi. Bir Müslümanın ismini söyleyerek, hiçbir zaman lanet etmemiş ve asla mübârek eli ile kimseyi döğmemiştir. Kendi için hiçbir şeyden intikam almamıştır. Allah için intikam alırdı. Akrabasına, Ashâbına ve hizmetçilerine tevazu ederek, iyi muamele de bulunurdu. Ev içinde çok yumuşak ve güler yüzlüydü. Hastaları ziyârete gider, cenâzelerde bulunurdu. Ashâbının işlerine yardım eder, çocuklarını kucağına alırdı. Fakat kalbi bunlarla meşgul değildi. Mübârek ruhu, melekler âlemindeydi.

 

Rasûlüllah Efendimizi ansızın gören kimseyi korku kaplardı. Kendisi yumuşak davranmasaydı, peygamberlik hallerinden, asla kimse yanında oturamaz, sözünü işitmeye takat, güç getiremezdi. Halbuki kendisi hayasının çokluğundan mübârek gözleri ile kimsenin yüzüne bakmazdı. Zekât malı almaz, fakat hediye alırdı. Herkesin hediyesini kabul ederdi. Hediye getirene karşılık olarak kat kat fazlasını verirdi.

 

Peygamber Efendimizi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) metheden onbinlerce kitap, kasîde ve diğer eserler yazılmıştır. Bunları yazanlar içinde şöhretleri ve sanatları bütün dünyâyı ve asırları kaplamış olanları dahi, Rasûlüllah’ı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) methetmekten aciz olduklarını beyan etmişlerdir.

 

Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) efendimiz günümüzde de bütün dünyâ milletlerinin, ilim adamlarının, devlet, siyaset ve fikir adamlarının, ediplerin, târihçi ve askerî şahsiyetlerin alâkasını çekmekte bunların her biri O’nu biraz inceledikten sonra hayranlık ve şaşkınlıklarını, dile getirmektedirler. Müslüman olmayanlar, Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sadece idareciliği, dehası, askerî, sosyal ve diğer yönlerini görmekte, yalnız bunlara bakarak O’nu tanımaya çalışmaktadırlar. Gördükleri fevkalâde ve hiçbir insanda görülmemiş üstünlükler karşısında acze düşmekle beraber, O’na peygamber gözüyle bakmadıkları için O’nu tanımaktan ve anlamaktan çok uzak kalmaktadırlar. Müslümanlar Peygamber efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) güzellik ve üstünlüklerini ilimleri, ihlâsları ve O’na olan muhabbetleri kadar derece derece görmekte ve anlayabilmektedirler. Bunlardan zahir âlimleri O’nun zâhiri vasıflarını, batın âlimleri de batınî güzelliklerini görebildikleri kadar dile getirmişlerdir. Ulema-i rasihîn denilen hem zahir ve hem de batın bilgilerinde üstad ve Peygamberimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) varis olan yüksek İslâm âlimleri ise O’nu bütün güzellikleriyle görmüş ve aşık olmuşlardır. Bunların en başında Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu Anh) gelmektedir. O, Rasûlüllah’daki (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nübüvvet nurunu görmekte, O’nun üstünlük, güzellik ve yüksekliklerini idrak ederek, O’na aşık olmakta öyle ileri gitmiştir ki, başka hiçbir kimse Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu Anh) gibi olamamıştır. Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu Anh) her an, her baktığı yerde Rasûlüllah’ı görürdü. Bir keresinde hâlini “Yâ Rasûlallah! Nereye baksam sizi görüyorum. Helada bile, karşımdasınız, utanıyorum.” diye arz etmişti. Bir keresinde de “Bütün iyiliklerimi,sizin bir sehvinize (yanılmanıza) değişirim” demişti. Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) güzelliğini en iyi görüp anlayan ve anlatanlardan biri de zevcât-ı mutahhareden, mü’minlerin annesi Hazreti Âişe idi. Hazreti Âişe âlim, müctehid, akıllı, zekî, edib idi. Gayet belîğ ve fasîh konuşurdu. Kur’ân-ı kerîmin mânâlarını, helâl ve harâmları, Arap şiirlerini ve hesap ilmini çok iyi bilirdi. Rasûlüllah’ı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) metheden şu iki beyti Hazreti Âişe söylemiştir:

 

“Ve lev semi’ü fî mısre evsâfe haddihî.
Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüfe min nakdin.

Levîmâ Zelîhâ lev reeyne cebînehû

Le âserne bilkat’il külûbi alel eydi.”

 

“Eğer Mısır’dakiler, Onun (Peygamber efendimizin) yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı, (Güzelliği dillere destan olan) Yûsuf Aleyhisselâmın pazarlığında hiç para vermezlerdi. Yani bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek, için saklarlardı. Zelihâyı (Yûsuf aleyhisselâma âşık oldu diyerek) kötüleyen kadınlar Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) parlak alnını görselerdi ellerinin yerine kalblerini keserlerdi de acısını duymazlardı.”

 

Gene Hazreti Âişe buyuruyor ki “Bir gün Rsaûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübârek nalınlarının kayışlarını çıkarıyordu. Ben de iplik eğiriyordum. Mübârek yüzüne baktım. Parlak alnından ter damlıyordu. Ter damlası, hertarafa nûr saçıyordu. Gözlerimi kamaştırıyordu. Şaşakaldım. Bana doğru bakıp, “Sana ne oldu ki, böyle dalgın duruyorsun” buyurdu. Yâ Rasûlallah! Mübârek yüzündeki nurların parlaklığına ve mübârek alnındaki ter danelerinin saçtıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim, dedim. Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasını (alnını) öptü ve “Yâ Âişe! Allah-u Te’âlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim” buyurdu. Ya’ni senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden çoktur dedi. Hazret-i Âişe’nin mübârek gözlerinin arasını öpmesi, Rasûlüllah’ı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) severek, O’nun cemâlini anlayarak gördüğü için aferin ve takdir olmaktadır.

 

Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Kur’ân-ı kerîmde geçen isimlerinden biri de Kur’ân-ı kerîmin kalbi olan “Yâsin” sûresindeki “Yâsin” kelimesidir. Ulemâ-i Rasihîn’in büyüklerinden olan Seyyid Abdülhakim-i Arvâsî hazretleri, “Yâsin”, (Ey benim muhabbet deryamın dalgıcı olan habibim) demektir.” buyurmuştur. Bu deryanınismini duyanlar, uzaktan görenler, yakınına gelenler, içine girip nasîbi kadar derine inenlerin hepsi, ömürlerinin her safhasında Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) aşkı ile yanıp tutuşmuşlar, yanık feryatlar, içli gözyaşları ve yakıcı mısralarla bu aşklarını dile getirmişlerdir. Bunların içinde en büyük ve meşhûrlarından olan ve bu muhabbet deryasından büyük pay sahibi olan Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de Rasûlüllah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) olan muhabbet ve aşkını dile getirdiği kasîdelerinden birinde şöyle yazmaktadır:

 

Server-i âlem, sana âşık olup da, yanarım!

Her nerede olsam, o güzel cemâlin ararım.

 

Kâ’be kavseyn tahtının sultânı sen, ben bir hiçim.

Misafirinim dememi saygısızlık sayarım.

 

Herşey cihanda senin şerefine yaratıldı.

Rahmetin bana da yağsa, o ân olur beharım.

 

Herkes Kâ’be’yi tavaf için geliyor Hicaz’a,

Sana kavuşmak şevkîle, ben dağları aşarım.

 

Se’âdet tâcı giydirildi, rü’yâda başıma,

Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanırım.

 

Dostunu öven âşıkların bülbülü, ey Câmi!

Divânında şu yazılar, oluyor, tercümanım.

 

Dili sarkmış, susuz kalmış, uyuz bir köpek gibi,

Senin ihsan denizinden bir damla arzularım.

 

Rasûlüllah’ı sevmek, bütün müslümanlara farz-ı ayndır. O serverin sevgisi bir gönüle yerleşirse, İslâmiyeti yaşamak, imânın ve İslâm’ın tadına doyulmaz zevkine ermek, çok kolay olur. Bu sevgi, iki cihanın efendisine tam uymaya sebep olur. Bu sevgi ile Allah-u Te’âlânın habibine ikrâm ettiği sonsuz ve tarife sığmaz nimetlere ve bereketlere kavuşmakla şereflenilir. Küçük, büyük her Müslümanı doğrudan doğruya Rasûlüllah’ın sevgisine götüren ehlisünnet âlimleri ve kitapları bu bereketlerin senetleridir.

 

HİLYE-İ SE’ÂDET

Ashâbına nasîhatdan sonra,
Fahri âlem dedi, benden sonra,

Hilye-i pâkimi, görse biri.
Olur o, yüzümü görmüş gibi;

Gördükde, hubbu hâsıl olsa,
Ya’nî hüsnüme âşık olsa,

Beni görmeği etse arzu
Kalbi, sevgimle olsa dolu.

Cehennem olur, ona harâm,
Rabbim, Cenneti eder ikrâm,

Dahî, haşretmez çıplak, ânı Hak,
Olur gufranına, Hakkın mülhak.

Denildi ki, hilye-i Rasûli,
Severek yazsa, birinin eli.

Eder Hak, onu korkudan emin.
Belâ ile dolsa, rûy-i zemin,

Hastalık görmez, dünyâda teni,
Ağrı çekmez hiç, bütün bedeni.

Günâh etmiş ise de, bu adam,
Cehennem cismine, olur harâm,

Âhıretde azâbdan kurtulur,
Dünyâda, her işi, kolay olur.

Haşreyler, ânı hem, Rabb-i celle,
Dünyâda, Rasûlü görenlerle.

Hilye-i Nebîyi, güç iken beyân,
Başlarız, ona oldukça imkân,

Sığınarak zülcelâle,
Vasfederiz âcizane.

İttifak etdi, bu sözde ümem,
Kırmızı beyazdı, Fahr-i âlem.

Mübârek yüzü, hâlis ak idi,
Gül gibi, kırmızımtırak idi.

İnci gibi, yüzündeki teri,
Pek hoş eylerdi, güzel cevheri.

Terleyince, O menba’ı sürür,
Dalgalanırdı sanki, bahr-i nûr.

Görünürdü gözü, dâim sürmeli,
Kalbleri çekerdi, güzel gözleri.

Akı, beyaz idi. gayetle,
Meth eyledi Rabbi; âyetle.

Siyahı anın, değildi ufak,
Bir idi. ona, yakınla uzak.

Geniş, güzel ve latifdi gözü,
Nur saçardı hep, mübârek yüzü.

Kuvve-i bâsıra-i Mustafavî,
Gece, gündüz gibi, olurdu kavi.

Bakmak arzu etseydi, bir yere,
Cism-i pâki de dönerdi bile.

Başa tâbi’ ederdi cesedi,
Bunu terk etmemişdi ebedi.

Hem, cism idi, Rasûl-i ekrem,
Yaraşır, rûh-i mücessem desem.

Güzel, hem sevimli idi. Rasûl,
Hakka çok, sevgili idi. Rasûl.

Mâlikle Ebû Hâle, söyledi,
Hilâl gibi, açık kaşlı idi.

İki kaşı arası, her zemân,
Gümüş gibi görünürdü, ayan.

Mübârek yüzü, az yuvarlakdı,
Derisi, berrak, hem de parlakdı.

Siyah kaşları mihrabı ânın;
Kıblesi idi, bütün cihanın.

Ortası, yüksekçe görünürdü,
Yandan bakınca, mübârek burnu.

Çok güzel idi, çekme ve latif,
Edemez gören, O’nu tam ta’rif.

Seyrek idi, dişlerinin arası,
Parlardı, sanki inci sırası.

Ön dişleri, etdikçe zuhur,
Her tarafı, kaplardı bir nur.

Gülse idi, iki cihan serveri,
Canlı cansız, herşeyin peygamberi.

Görünürdü ön dişleri, pek afif,
Dolu dâneleri gibi, çok latif.

İbni Abbâs der, Habîb-i Huda,
Gülmeğe, eyler idi, istihyâ.

Hem hayasından O, dînin senedi,
Kahkaha etmedi derler, ebedî.

Nâzik, mahcûb idi, Rasûl-i cenâb,
Dâim eyler idi, bakmağa hicâb.

Yüzü benzerdi, yuvarlak aya,
Zâtı aynaydı, yüce Mevlâya.

Nurlu idi, hep o vech-i hasen,
Bakılmazdı, tenevvüründen.

Gönüller aldı. O güzel Nebî,
Aşıkı oldu yüzbin sahâbî.

Bir kerrecik görenler, rü’yâda,
Dediler, böyle zevk yok, dünyâda.

Hem güzel yanakları, bileler,
Fazla etli değildi, diyeler.

Anın etmişdi, cenâb-ı Halık,
Severek, yüzün ak, alnın, açık.

Boynunun nuru, ederdi her ân,
Saçları arasında, leme’an.

Mübârek sakalından, iyi bil,
Ağarmışdı ancak, on yedi kıl.

Ne kıvırcıkdır, ne de uzun,
Her uzvu gibi idi, mevzun.

Gerden-i pâk-i Rasûl-i âfak,
Gayet ak idi ve gayet berrak.

Ashâb içinden, çok ehl-i edeb.
Karnı, göğsiyle, birdi dedi, hep.

Açılsaydı, mübârek sinesi,
Feyz saçardı, ilim hazinesi.

Aşka olunca, mahall-i teşrif,
Başka olur mu, o sadr-ı şerîf?.

Mübârek sinesi, geniş idi,
İlm-i ledün, ona inmiş idi.

Ak ve berrakdı, o sadr-ı kebir,
Sanırdı görenler, bedr-i münlr,

Ateş-i aşk-ı zât-ı ezeli,
Odlara yakmışdı, O Güzeli.

Bilir elbet bunu, pir-ü civan,
Yassı kürekliydi, Fahr-i cihan.

Sırtı ortası hem, etli idi,
Kerem sahibi, devletli idi.

Gümüş teninde, letafet vardı,
İrice mühr-i nübüvvet vardı,

Sırtında idi, mühr-i nübüvvet,
Sağ tarafına yakındı, elbet.

Bildirdi bize, edenler ta’rif,
Bir büyük ben idi, mühr-i şerîf,

Rengi, sarıya yakın, karaydı,
Güvercin yumurtası kadardı.

Etrâfına çevirmiş, sanki hatlar,
Birbirine bitişik, kılcağızlar.

Anlatanlar, O âlî nesebi,
Dedi, iri kemikliydi Nebî,

Her kemik iri, merdâne idi,
Sureti, sîreti şahaneydi.

Mübârek a’zâsının her biri,
Uygun yaratılmışdı hem, kavi.

Çok hoş idi, her uzvu ânın,
Âyetleri gibi, Kur’ân’ın.

Elleri ayası, O sultânın,
Ayakları altı, dahi ânın.

Geniş ve pâk idi, nâzik mergûb,
Taze gül gibi latif ve mahbûb.

Çok mevzun idi, der ehl-i nazar,
O kerâmetli, mübârek eller.

Selâm verseydi, birine eğer,
Tebessüm ederdi hep, Peygamber.

Bir iki gün, geçseydi aradan,
Hattâ uzasaydı da, bir aydan.

Belli olurdu, hoş kokusundan,
O kimse, adamlar arasından.

Billur gibiydi, ten-i bîmûyu,
Nice medh edeyim, ol pehlûyu.

Dostu seyr etmek için, o şerîf,
Göz olmuşdu, bütün cism-i latif.

Kemâl üzereydi, nâzik teni,
Hallâk göstermişdi, hikmetini.

Yokdu, göğsünde, karnında asla,
Hiçbir kıl, sanki gümüş levha.

Göğsü ortasından aşağı yalnız,
Bir sıra kıl, dizilmişdi, hilâfsız.

Bir siyah hat, mübârek bedeninde,
Hoşdu, hâle gibi, ay çevresinde.

Bütün ömründe kalmışdı, keza,
Gençlikde gibi, mübârek a’zâ.

İlerledikçe, sinn-i Nebevî,
Tazelenirdi hep, gonca gibi.

Hem dahi, kâinatın sultânı,
Zan eyleme ki, ola pek yağlı,

Ne zaif, ne de pek etli idi,
Mu’tedil, hem pek kuvvetli idi.

Lâhmı, şahmı, dediler ehl-i derûn,
Birbirinden, ne ziyâdeydi, ne dûn.

Etmiş, ol beden sarayın üstâd,
Adl-ü dâd ile, esâsın bünyâd.

İ’tidâl üzere idi, pak teni,
Nura gark olmuşdu, bütün bedeni.

Orta boylu idi, O Sidre mekân,
Ortalık, Onun ile buldu nizâm.

Seyreden mu’cize-i kâmetini,
Dedi hep, medhedip hazretini.

Görmedik böyle, gül yüzlü güzel,
Boyu, hem huyu, hem yüzü güzel,

Orta boylu iken, Nebî,
Uzun kimseyle yürüseydi.

Ne kadar, uzun olsa idi, o er,
Yine yüksek görünürdü, Peygamber.

Uzun boylu olandan O cevher,
Yüksek idi, el ayası kadar.

Bir yola gitseydi, izzetle,
Hızlı yürür idi, gayetle.

Deriz, vasf-ı şerîfinde yine,
Yürürken, eğilirdi önüne.

Ya’ni, bir yokuşdan iner gibi,
Dâim önüne, az eğilirdi.

Şanlı, şerefli idi, O Celîl,
İftihar eylerdi, rûh-ı Halil.

Bir zâtı ki, murâd ede Huda,
Her a’zâsı, olur elbet a’lâ.

Yolda giderken, eğer bir kimse,
Ansızın, Rasûlüllahı görse,

Korku düşerdi, kalbine ânın,
Yüksekliğinden, Rasûlüllahın.

Hem de biri, Nebî ile, müdâm,
Sohbet ederek, söylese kelâm,

Sözlerindeki lezzet ile, ol,
Kul olurdu, kabul etse Rasûl.

Etmişdi Onu, Hallâk-ı ezel,
Hüsn-i ahlâkla, bî misl-ü bedel.

Yâ Rasûlallah! gücüm yok medhine,
Yaratıldık hep, senin hürmetine.

Hâsılı, ey Şâh-ı iklim-i vefâ,
Sana canım da fedâ, herşey fedâ!

VEDA HUTBESİ

Ey insanlar!

Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğim.

İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübârek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir. Her türlü tecavüzden korunmuştur.

 

Ashâbım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız.

Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup işitenden daha iyi anlıyarak muhafaza etmiş olur.

 

Ashâbım! Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır, ilk kaldırdığım faiz de Abdulmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir.

 

Ashâbım! Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvası Abdulmuttalib’in torunu (amcamoğlu) Rebîa’nın kan davasıdır.

 

Ey insanlar! Harb edebilmek için harâm ayların yerlerini değiştirmek, şüphesiz ki küfürde çok ileri gitmektir. Bu, kâfirlerin kendisiyle dalâlete düşürüldükleri bir şeydir. Bir sene helâl olarak kabul ettikleri (bir ayı) öbür sene harâm olarak ilân ederler. Cenab-ı Hakkın helâl ve harâm kıldıklarının sayısına uydurmak için bunu yaparlar. Onlar Allah’ın harâm kıldığını helâl, helâl kıldığını da harâm ederler.

 

Hiç şüphe yok ki, zaman Allah-u Te’âlâ’nın yarattığı gündeki şekil ve nizamına dönmüştür.

Ey insanlar! Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyetini kurma gücünü ebedî sûrette kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

 

Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim.

 

Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların, aile mahremiyetinizi sizin hoşlanmadığınız hiç bir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer râzı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru bir şekilde, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.

 

Ey Mü’minler! Size bir emanet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’ân-ı kerîmdir. Ey mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhafaza ediniz! müslüman müslümanın kardeşidir ve böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helâl değildir. Meğer ki, gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.

 

Ashâbım! Nefsinize (kendinize) de zulm etmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.

Ey insanlar! Allah-u Te’âlâ her hak sahibine hakkını (Kur’an’da) vermiştir. Varise vasiyete lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankördür. Allah’ın gazabına, meleklerin ve bütün Müslümanların lânetine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ile şehâdetlerini kabul eder.

 

Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise, topraktandır. Allah yanında en kıymetliniz, takvası çok olanınızdır. Arabın arab olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.

 

Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz!

Ashâb-ı kirâm (Allah’ın dinini tebliğ ettin. Vazifeni yerine getirdin. Bize vasiyet ve nasîhatte bulundun, diye şehâdet ederiz, dediler).

 

Bunun üzerine RasûlüllahEfendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübârek şehâdet parmağını kaldırıp, sonra cemaat üzerine çevirip indirerek; “Şahid ol yâ Rab! Şahid ol yâ Rab! Şahid ol yâ Rab!” buyurdu.

 

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Veda Hutbesini okuduğu gün, Mâide sûresinin üçüncü âyeti; “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinize nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm dinini seçtim” meâlindeki âyet-i kerîme nazil oldu. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu âyet-i kerîmeyi Ashâb-ı kirâma okuyunca, Hazreti Ebû Bekir ağlamaya başladı. Ashâb-ı kirâm ağlamasının sebebini sorunca (Bu âyet, Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefâtının yakın olduğuna delâlet ediyor. Onun için ağlıyorum.) buyurdu.

 

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke’de 10 gün kalıp, Veda Haccını yaptı ve Veda Tavafı yaparak Medine’ye döndü. Veda Haccından sonra Ashâb-ı kirâm geldikleri yerlere gidip, Rasûlüllah’ın bildirdiği ve emrettiği şeyleri oralarda anlattılar.

Hicretin onuncu yılında vuku bulan bir hadîse de Peygamberlik iddiasında bulunan yalancıların ortaya çıkmasıdır. Bunlardan birisi Yemen’de ortaya çıkan Esved-i Ansîdir. Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) emri üzerine Esved-i Ansî Yemen’deki müslümanlar tarafından evinde öldürüldü. Diğeri de Müseylemet-ül-Kezzab’dır. Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefâtından sonra Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), Müseyleme üzerine Hâlid bin Velîd kumandasında bir ordu gönderdi. Müseyleme de öldürüldü.

 

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hicretin onbirinci yılında hastalanıp, vefâtından kısa bir zaman önce Müslümanlar için büyük bir tehlike olan Bizans üzerine gönderilmek üzere Üsame bin Zeyd komutasında bir ordu hazırladı. Ordu hareket etmek üzere iken Rasûlüllah’ın hastalığının artması üzerine hareket etmedi. Bu ordu daha sonra Hazreti Ebû Bekir’in halifeliğinin ilk günlerinde Bizans üzerine gidip parlak zaferler kazandı. Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın vefâtı da bu yılda oldu.

Mektubatı Rabbani

İmamı Rabbani Ahmet Faruki Serhendi Hazretlerinin mektuplarından oluşan Mektubat-ı Rabbani eseri tasavvufi bir eser olup misli yazılmamıştır. Hacı Mahmud Efendi Hazretlerimiz Mektubatı Rabbani eserinin feyz kaynağı oluşunu şu sözlerle ifade etmektedir: “Mektubattan ayrılındığı an feyiz kesilir.” Tasavvufa ve itikada dair anlaşılması en zor meseleleri de içeren bu eşsiz eser halen tüm islam memleketlerinde ki medreselerde başucu kitabı konumundadır. Türkiyede de sayısız medresede ders kitabı olarak okutulmaktadır.  Mektubatı Rabbani eserinin pek çok tercümesi ve şerhi çıkmıştır. 2. Cilt, 5. Cilt 8. Cilt Mektubatı Rabbani Tercüme ve Şerhleri bulunmakta ve kütüphanelerde yerlerini almaktadır.

En son çıkan tercüme Ali Kara Hoca efendiye ait olup 2 Cilttir. Gayet hacimli olan bu eser dipnot ve haşiyelerle zenginleştirilmiş 4 kez tashihten geçmiş, uzun yıllar emek verilerek hazırlanmıştır.

Hacı Mahmud Efendi Hazretlerinin zeytinburnu vekili olan Ali Kara Hoca efendi Mektubatı Rabbaniyi tercüme etmesinde ki gayeyi şöyle açıklamaktadır:

Mektubat-ı Rabbani gibi eşsiz bir eserin anlaşılması ve anlatılması manasındaki tercüme işinin ne kadar zor ve müşkil olduğu açıktır. Bu sahada gerçekten mükemmel olanların kitap yazmadığı, bilakis yaşayarak tasavvufu hayatına tatbik ettiği bir ortamda, söz ve yazı ile ifadenin ancak bu kadar olabileceğini kabul etmek lazımdır.

Diğer bütün tercümelerin değişik yönleri olup, çeşitli faydalara sahip olduğu açıktır. Bizim tercümemiz ise aslına sadık kalarak tasavvufu yaşamakla, tatbik ile elde edilecek olan marifetlere işaret ve teşvikler içermektedir.

Bu ilimlerde bizleri yetiştiren Müceddid Mahmud Efendi Hazretleri (KS.) nin elbette çok büyük payı ve tesiri vardır. Tüm okurlarımızı “Mektûbât”tan uzak kalındığı an feyiz kesilir buyuran Mahmud Efendi Hazretleri’nin sözleri ve yazılarını örnek almaya davet ederek, eserimizin kabulünü, bu yolda faideli olmak dileğiyle bu aciz kulunu muvaffak eylemesini yüce Rabbimden niyaz ederim.

Sifai Serif Tercümesi

Şifai Şerif Kadı İyaz El-Endülüsi’nin yazmış olduğu yüzyıllar boyunca ve halen islam medreselerinde okutulmaya devam eden Efendimiz Muhammed Mustafa Sav’in ahlakını,özelliklerini anlatan eşsiz bir eserdir.

Şifa-i şerif sahasında telif edilen eserlerin en mükemmeli olduğu konusunda islam alimlerinin ittifakı vardır. Kadı İyazın bu eseri telif etmekte ki amacı Efendimiz Muhammed Mustafa Sav’i tanıtmak, sevgisini ümmete aşılamaktır. Günümüzde bir kaç tercümesi bulunan eserin en iyi tercümesi Ali Kara Hocaefendinin kaleminden çıkandır. Ali kara Hoca şifa-i şerifi aslına sadık kalarak tercüme etmiş, günümüz türkçesinin yetmediği yerlerde dipnot ve haşiyelerle açıklamalarda bulunmuştur. 2 Cilt olan bu eser halen medreselerde ders kitabı olarak okutulmakla beraber her müslümanın anlayabileceği sadeliktedir. Eserin 1 Sayfası arapça tam karşısında ki sayfa ise türkçe tercümesini içermektedir. Her kütüphanede yeri olması gereken Şifa-i Şerif’i Seyyid İbrahim El-Ahsai hazretleri ve Cübbeli Hoca da sohbetlerinde şerhetmiştir.

bayramaliozturk

Şehit Bayram Ali Hocamız mektubat-ı rabbani kitabına verdiği değer ve en zor mektupları bile cemaate kürsülerden şerh edebilmesi hasebiyle “Mektubatçı” Bayram Hoca olarak bilinirdi. Ömrünü ilme ve okumaya adamış, kitap aşığı, Rasullullah sevdalısı, ilmiyle amil, aşkının bedelini ödeyen bir insandı. Aşkın bedeli can vermektedir der, Allaha şehitlik için yalvarırdı. Mevla Teala da bu samimi duasını kabul buyurmuş ismailağa camiinde cemaate sohbet ederken şehit edilmiştir. Sohbetlerinde kullandığı üslub ve aşk haliyle diğer hocaefendilerden ayrılırdı. Bazen ağır konuşur beni aşk konuşturuyor derdi. Şehadetinin ardından yıllar geçti fakat hâlâ olay aydınlatılamadı. Hayatı boyunca kitap yazmamış, Efendi Hazretleri gibi büyükler hayattayken kitap yazmayı edepsizlik olarak görmüştü. Şehadetinden sonra Şehit Bayram Hocamızı daha yakından tanımak isteyenler için ” Aşkın Bedelini Ödeyen Kahraman: Şehit Bayram Hoca” kitabı ve Mektubat Sohbetlerinin 1. Cildi neşredilmiştir. Yakın zamanda mektubat sohbetlerinden oluşan bir kitabın daha neşredilmesi planlanmaktadır.

 

I. GENEL BİLGİLER[1]

A. ÇOCUKLUĞU VE AİLESİ

Öztürk ailesi, Of’un Sivrioğulları sülalesine mensuptur. Daha önceden Türkmenistan’dan Konya Karaman’a oradan Trabzon Akçaabat’a sonra Of ardından da Sakarya’ya göç etmişlerdir. En eski büyükler ise Azerbaycan’dan gelmedir.[2]Bayram Ali Öztürk’ün dedesinin babası Kasım Öztürk, dedesi Hamit Öztürk, babası ise Mehmet Ali Öztürk’tür.[3]

Hamit Öztürk iki hanımla evlenmiştir. Bilal Öztürk ve kardeşleri Ülfi Hanım’dan, Mehmet Ali Öztürk ve dört kız kardeşi ise Ayşe Hanım’dan dünyaya gelmiştir.[4] Hamit Öztürk’ün ikinci kez evlenmesi üzerine Mehmet Ali Öztürk dört kız kardeşini de alarak 1940’lı yıllarda Sakarya’nın Akyazı ilçesine göç eder. Hamit Öztürk ise daha sonra Sakarya’ya gelerek ve çocuklarıyla görüşür ve oraları beğenmesi üzerine Trabzon’daki hanımı ve çocuklarını alarak 1945 yılında o da yerleşir. Mehmet Ali Öztürk ekonomik sebeplerden ötürü Akyazı’dan Karasu’ya göç etmiştir. Karasu’da ormandan ağaç kesip, odunculuk (marangozculuk) yaparak geçimini sağlardı. Köyde sözü dinlenen, sayılan, babayiğit, lider vasıfları olmasının yanında; Sakarya nehrinde ani bir taşkın olması üzerine, hayvanları nehirden sandalla kurtarmasıyla da pehlivanlık yönü kuvvetli bir insan olduğu bilinmektedir. İlmi tahsili konusunda bir bilgimiz mevcut değildir, ancak ibadetlerini yerine getirip, aksatmamaya dikkat ederdi.[5]

Mehmet Ali Öztürk’ün Hatice Hanım ile evliliğinden Havva, Zinnure ve Bayram Ali adında üç çocuğu olmuştur. Küçük yaşlarda Havva Sakarya nehrine, Zinnure ise turşu kazanına düşerek vefat etmişlerdir. Bayram Ali Öztürk 1 Mart 1952’de Sakarya Karasu’nun Konacık köyünde doğmuştur. (Bir rivayete göre bayram günü başka bir rivayete göre ise annesinin babasının -dedesinin- ismi Bayram olması hasebiyle adı Bayram koyulur). 5 ay sonra ise ağustos ayında babası Mehmet Ali Öztürk 22-23 yaşlarında irsî olan porfiria hastalığına yakalanmış, odun keserken bacağını kesip yaralanması sonucu ise ağırlaşmış ve vefat etmiştir. Kabri Karasu’nun Konacık köyündedir. Henüz beş aylıkken yetim kalmasının ardından iki yıl sonra da annesinin tekrar evlenip evden ayrılmasıyla yetim ve öksüz kalan Bayram Hoca’ya, iki-üç yaşlarından itibaren çocukluk yıllarında hâlâ Sakarya’da ikamet eden halası Kâniye Hanım ve babaannesi bakmıştır. On iki-on üç yaşlarından itibaren evlenene kadar ise şehirde okumak için yanında kaldığı amcası Hacı Bilal Öztürk babalık yaparak onu okutmuştur.[6]

Kâniye Hanım Bayram Hoca’nın çocukluğuna dair bilgileri birkaç cümleyle şu şekilde ifade eder: “Yaramaz bir çocuk değildi. Bir tek bana gelirdi. Annesi evlenince Bayram Ali Hoca’yı vermediler ve babasının tarafında kaldı. Evlenene kadar da yanımdaydı. Yazları benim yanımda kışları amcasının yanında kalırdı. Vefat ettiğinde içimde bir darlık oldu, bunaldım. Bana “halaların halası” derdi. Babası vefat ettikten sonra hep kafası eğikti. Garipliğini hissettirdi. Doğru düzgün güldüğünü hiç görmedik.”[7]

Amcası Hacı Bilal’in oğlu Mahmut Öztürk, çocukluk yıllarını şöyle anlatır: “Hacı Bilal’in dört oğlu vardı. Bayram Hoca’yla da birlikte beş erkek olup, kardeş gibi büyüdük. Annem bizi nasıl yıkıyorsa onu da öyle yıkardı. Çok büyük emeği var. Hiçbir ayırım yapmadan birlikte büyüdük. Bayram Hocanın Sakarya’daki arkadaşları sayılıydı. Arkadaş edinme gibi bir durumu yoktu. Okuldan gelir kitaplara gömülür kafayı kaldırır okula giderdi. İkili ilişkileri pek yoktu. Babam bize nasıl davranıyorsa ne alıyorsa ona da almasına, aynı şekilde davranmasına rağmen ondaki yetimlik izleri hiçbir zaman üzerinden kalkmadı. Bu yüzden havalı bir çocukluğu ve gençliği yoktu. Daima kafası eğik hiç kimsenin işine karışmayan durumu vardı. Normal olağan bir çocukluk yaşadık. O yüzden farklı, özel olarak pek bir anımız yok. Biz 1966 senesinde babamızın yanında yardımcı olmak için ticarete atıldık. O okumaya devam etti. O yüzden sadece sabah kahvaltıda ve akşam yemeklerinde birlikte oluyorduk. Sonra oturup ders çalışırdı. “Kütüphane mi olacaksın” derdik, gerçekten kütüphane oldu. Eşiyle Kâniye halası vasıtasıyla tanıştırıldı ve evlendi. Çok iyi geçim sağladılar, evlilikleri oldukça sağlamdı.”[8]

1971 yılında Adapazarı’nda askere gitmeden önce Fatma Hanım’la 19 yaşında evlenmiştir. Üniversiteyi bitirmeye yakın Mahmut Ustaosmanoğlu’na mektup yazarak mezun olduktan sonra ne yapması konusunda danışır ve bu görüşme sonunda İstanbul’a gelmesi tavsiyesine uyar. Bir süre küçük bir pazarda vekil imamlık yaptıktan sonra 1978-85 yılları arasında Şehzadebaşı Damat İbrahim Paşa Camii’nde kadrolu olarak göreve başlar. Görevini, lojmanı olmayan camisine Fener’de oturduğu evinden yürüyerek sabah namazında gidip yatsı namazından sonra dönerek yapmıştır. Bu esnada 30 yaşında çektiği yokluğa rağmen marul ekmek yiyerek hafızlığını da bitirmiştir.[9]

1985 yılında tayinini istemesi üzerine İstanbul Karagümrük’teki Draman Kara Ali Camii’nde görevine devam edip oradan emekli olmayı amaçlamasına rağmen 28 Şubat sürecinin etkisiyle 2000’li yıllarda tayini çıkarılması üzerine Arnavutköy Hacımaçlı köyünde görevine devam eder. Ardından sınava girerek tekrar tayinini istemiş ve 2001’de Küçükköy’deki Mevlana Camii’nde bir yıl kadar görev yapıp 2002’de emekli olmuştur.[10]

Ayşe, Mahmut, Hümeyra olmak üzere üç çocuğu ve Betül, Metin Ali, Kevser Nur (Ayşe); Bayram Ali, Mehmet Ali (Mahmut); Muharrem Ali (Hümeyra) olmak üzere altı torunu vardır.[11]

Çocukluğunda başlayıp ilkokuldan bu yana sürekli kitap biriktirmiştir. Evlilik takılarını bile kitap almak için satmaktan çekinmez. Annesi babası olmadan büyüdüğü için “Kürsüde kükreyen sokakta kedi gibi olan” tabiri insanlar tarafından atfedilen lakabıdır. Üzerinde hep hakirliği, ezikliğini hissetmiştir.[12]

Bayram Ali Öztürk, 3 Eylül 2006 Pazar sabahı 07.30’da İsmailağa Camii’nde verdiği vaazın ardından dua ederken, hala kesin olarak belirtilmeyen bir sebeple Mustafa Erdal adlı kişi tarafından kalbinden bıçaklanarak şehid edilmiştir.

Yaklaşık elli bin kişilik cemaatle Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Sakızağacı mezarlığına defnedilmiştir.[13]

B. TAHSİL HAYATI

İlkokul ve liseyi Sakarya’da okuyup, İmam-Hatip lisesini ise dışarıdan bitirir. Mezun olduktan sonra Adapazarı Kuruçeşme köyünde vekil imamlık yapar. Evlendikten sonra 1973 yılında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsü’nü kazanarak üniversiteye başlar ve 1978’de mezun olur.[14]

Ahmet Vanlıoğlu, Ruhi Özcan, Sadrettin Yüksel, Halil Günenç, Mehmet Savaş, Mehmet Tavaslıoğlu, İsmail Cerrahoğlu, M. Tayyib Okiç, Mahmut Ustaosmanoğlu gibi okul ve okul hayatı dışında değerli hocalardan ders almıştır. Okul arkadaşları; Faruk Beşer, Mehmet Ali Şahin gibi değerli hocalarımızdır.[15]

Okulda tefsir hadis okumasının yanı sıra kendi okumaları fıkıh üzerinedir. Tasavvufa yönelince ise İmam Rabbânî’nin Mektûbât’ını merkeze almış ve bu yönde okumaları ve çalışmaları olmuştur. Türkçe ve yabancı dillerde okumadığı türde kitap yoktur. Tefsir, hadis, tasavvuf, akaid, fıkıh gibi dini eserlerin yanında; felsefe, psikoloji, sosyoloji, mantık, coğrafya, edebiyat, tarih gibi alanlarda da kitapları mevcuttur. Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, Osmanlı Türkçesi ve kısmen Almanca bilmektedir. Yirmi sekiz bin cilt kitabın yer aldığı oldukça kapsamlı bir kütüphaneye sahiptir.[16]

Kütüphanesini arşiv sistemi şeklinde, alanların farklılığına göre düzenler, istediği kitabı mutlaka alır, kitabı 70°lik açıyla tutup “kız çeyizi gibi davranın” diyerek kendisi de haftada iki kere bakımlarını yapmıştır. Ayrıca neyi, nerede bulabileceklerini araştıran hoca ve öğrencilerin de müracaat kaynağı olmuş, üniversitelerden hocaların da gelip bu değerli kütüphaneden istifade ettiği olurdu. Kitaplara ait bilgisi; kitapların neşrediliş tarihi, konuların hangi sayfalarda bulunabileceği, kitabı hangi yayınevinin bastığına dair detaylı ve sistemlidir. Yabancı isimleri hiç unutmaz, okuduğu kitabın ilk seferde ¾’ünü ikinci okuyuşunda ise tamamını nakledebileceği hafıza ve yeteneğe sahiptir. Aynısından iki tane olması şartıyla kitaplarını hediye etmeyi de sever.[17]

Hacı Bilal’in oğlu Mahmut Öztürk, Bayram Hoca’mızın kitaba olan düşkünlüğünü şu anısıyla anlatır: Okulu bitirmeden önce bir gün telefon açtı ve bize: “Burada bir kütüphane var, sahibi de vefat etti. Bana para gönderin de bu kütüphaneyi alayım” dedi. Bizde yolladık ve kütüphaneyi aldı. Aradan bir iki ay geçtikten sonra geri dönmesi için arabayla biraderi gönderdik. Arabanın üzerinde bir somya yatak ve mutfak gereçleri olan bir koli vardı. Geri kalan hepsi yaklaşık beş ton kitap kolisiyle doluydu. Bir meseleyi söylediği zaman kitabın ismini ve sayfasını verirdi. Babamdan birlikte harçlık alırdık. Biz parayı ıvır zıvırla (boş şeylerle) bitirirdik o ise kitap alırdı.”[18]

Hocası Mahmut Ustaosmanoğlu Efendiyle tanışması şöyle olur: Hacı Bilal Efendi Adapazarı’ndan İstanbul’a Mahmut Efendi’nin elini öpsün diye, Bayram Hoca’yı onun sohbetine getirir. Mahmut Efendi başını okşar ve “Bu çocuk büyüyecek ve İsmailağa’da Mektûbât okuyacak” der. Asıl intisabı ise üniversiteden mezun olduktan sonra Mahmut Efendi’nin isteği doğrultusunda 1978 yılında İstanbul’a yerleşmesi ve sil baştan medrese eğitimine başlaması ile olmuştur.[19]

İstanbul’a geldikten sonra İsmailağa Kur’an kursu’nda da dersler verir. Mektûbât’ı Arapçadan tercümelerle çok iyi şerh edip, anlaşılır düzeyde olmasını hedef alarak dersler yapar. En büyük hizmeti 1990’lı yıllardan sonra bildiklerini insanlara aktarmasıdır. Hem medrese hem de üniversite mezunu olduğu için edebî ağırlıklı olan mektupları en iyi şerh edebilecek kişilerden birisidir. O mektubun bugüne verdiği mesajları çözebilmek için biçilmiş bir kaftandır.”[20]

Osmanlı hayranı olan ve hürmette kusur etmeyen Bayram Hoca, Tefsir-Hadis bölümü mezunu olarak, lisans tezini Osmanlı âlimlerinden birçok ilim alanında eserler telif eden “Girit’li Sırrı Paşa ve Tefsir İlmindeki Yeri” konusuyla yapmıştır. Tezinde Sırrı Paşa’nın hayatını ve tefsir metodunu ele alan Bayram Hoca konuyu seçme sebebinin mahiyetini önsözünde şöyle açıklar:

“Bizler, gerçek hayat düzenini insanoğluna bahşeden bir dinin mümessilleri, her türlü takdiri ihraz etmiş olan bir milletin torunlarıyız. Ecdadımız ilmin inkişafı için camilerin kandil islerini mürekkep, zeytinyağı kandilini ışık olarak kullanırken, bizlerin onların yüce şahsiyetlerine ve asırlara hükmeden eserlerine yabancı kalmamız çok hazindir. Geçen günler geri gelmez, geçen geçmiştir, zararın neresinden dönülse kardır. Şu uyanma devresinde, onların dünyasındaki benliğimizi tekrar elde edebilmemiz için, onların yürüdüğü yolda yürümekten başka çıkar yolumuz yoktur. O yol da Kur’an ve Sünnet yoludur.

Hakkında çalışmaya karar verdiğim Sırrı-î Giridî de bu zümreden büyük bir zattır. İlmî gayret ve idari faaliyetleri ile her türlü tebcile layık görülen bu büyük şahsiyetin, ulemanın ihtilâfına medâr olmuş bazı meseleler hakkında –istivâ meselesi gibi- derin tahlil, tenkit ve tetkikleri mevcut olup, incelemeye değer hususlardır. Esasen bu mevzuyu tercih ile inceleme ba’is olan sebep de budur.”

Yeterli birikime ve kabiliyete sahip olmasına rağmen Bayram Hoca kitap yazmamasını şöyle açıklıyor: “Oradan buradan toplayıp, içinde kendine ait tek bir bilgi olmayan, sadece para kazanmak için çıkarılan kitaplar mevcut. Sırf para kazanmak için kitap yazılmaz, ayrıca Efendi Hazretleri varken benim kitap yazmam edebe aykırı olur.”[21]

Bu düşünceleri doğrultusunda bireysel kitap yazmamıştır. Ancak arkadaşlarıyla ortak yazdığı iki kitabı bulunmaktadır:

Faruk Beşer, Bayram Ali Öztürk, Selahaddin Yıldırım, Hanımlara Özel İlmihal
Bayram Ali Öztürk, Selahaddin Yıldırım, Kadınlarla İlgili Kırk Hadis Şerhi ve Fetvalar
C. ASKERLİK HAYATI

2 Mart 1981 tarihinde askerliğini Burdur’da yedek subay olarak 4 ay yapmıştır. Terhis tarihi ise 2 Temmuz 1981’dir.[22]

Askerlik hayatına dair anıları, yoğunluğundan dolayı ailesiyle günlük hayata dair sohbet etmeye vakit bulamadığı için mevcut değildir.

II. SOSYAL HAYATINA DAİR BİLGİLER

Ailesinin Bayram Hoca’nın sosyal yaşantısı, ilişkisine dair aktardığı bilgiler şu şekildedir:

A. ÇEVRESİYLE GÜNLÜK HAYATI

Oğlu Mahmut Öztürk, vaktini nasıl geçirdiğine dair şöyle söyler: “Babamın hiç boş vakti olmazdı. Eğer vakit bulursa da kütüphaneden çıkar Sultanahmet’te kitapçıları gezerdi. Bir de sıla-i rahim yapar akrabalarını ziyaret ederdi. Sakarya’da annesini amcasını ziyaret eder, kalmadan gelirdi. Tatile gitmezdi. Bir kere ben 15-16 yaşlarındayken Armutlu kaplıcalarına gitmiştik, ayrıca umre ve hacca gitti. Onun tatili kitap okumaktı. Namaz ve sohbet vakitleri dışında evde olduğu her vakti kütüphanede geçiriyordu. Çocukluğundan beri öyleymiş, hiç değişmedi. Namazı kıldırır gelir hemen kütüphaneye inerdi.”

Yolda kedi gibi sessiz sakin yürür, kürsüde ise aslan gibi kükreyip, vaazlarını coşkulu bir şekilde yapardı.[23] “İmamlar peygamber varisleridir” diyerek, mesleğini de severek icra etti.[24]

Titiz ve temizliğine çok dikkat eder her gün yıkanırdı. Abdestsiz toprağa basmaz, gözünü açar açmaz abdest alma alışkanlığına sahipti.[25]

Her şeyiyle bereketli olan Bayram Ali Hoca bir ayakkabıyı altı yedi yıl, kıyafetlerini de değiştirmez uzun süre giyerdi.[26] Sakalı, kıyafetleri her zaman düzgün olur, kuaförde sakalına fön çekilince “beni cici ettiler” derdi.[27] Kırmızı rengi sevmez, genelde açık renkler tercih ederdi.[28] Müslümanları, karşısındaki eleştirmesin, nefret etmesin diye temiz giyinirdi.[29]

Porfiria, şeker, hiper tansiyon başta olmak üzere çok hastalıkları vardı. Porfiria ve şeker hastalıklarının diyetleri zıt olduğundan bir yemeğe, biri izin verse diğeri vermiyor, bu yüzden yemek konusunda çok sıkıntı çekiyordu. Son zamanlarında şeker hastalığından dolayı vücudunda yaralar çıkmıştı. Bu yüzden bazen sohbetlerinde rahatsızlandığı oluyordu. Aslında 1995’ten önce çok sağlıklıydı. Son zamanlarına doğru 2002-3 yıllarında hastalıkları iyice artmaya başladı.[30] 1995’teki hastalığından dolayı yirmi yedi kilolara kadar düşmüştü. Üç hastalık birden ve gözleri de bozulmaya başlayınca sinir sistemi yıprandı. Çok sabırlı, kimseyi kırmamaya ve azarlamamaya dikkat etmesine rağmen biraz daha sert bir insan oldu. Günde üç dört saat uyuyup hep kitap okuduğundan hastalanınca biraz daha istirahat etmesi gerekti. Yine de “Kitaplar benim ailem, çocuklarım” diyerek okumaya devam etti.[31]

Yemeğe her zaman besmeleyle başlar, yavaş ve düşünerek yer; hazır yemek tarzı şeyleri yemezdi. Hastalıklarından dolayı çok sevdiği tatlıyı yiyemez genelde elma, peynir yer; süt içerdi.[32]

Fener’de otururken aldığı kömürleri, işçilere para vermeyip kitap alabilmek için beşinci kata kendi sırtında taşımıştır. Niye böyle yaptın dediklerinde ise “O kitabı almam gerekiyordu, o yüzden kendim taşıdım demiştir.” 1995’e kadar da kendi kömürünü kendisi taşımıştır. (Kömürlük o zamanlar çatıdaymış)[33]

Her gün eve Milli Gazete, Zaman, Vakit gibi yedi tane gazete gelir dünyadaki olayları çok iyi takip ederdi.[34] Başkasının derdiyle dertlenir, gündemini onlar belirlerdi. Sırbistan- Bosna savaşında çok sıkıntılıydı. “Kardeşlerimiz orada yiyecek bir şey bulamaz, sıkıntı çekerken biz bunları yiyemeyiz” derdi. Son zamanlarında Filistin ve Lübnan savaşları için aynı şeyleri hissettiğinden iştahı kaçıyor, yemek yiyemiyordu. Sırbistan savaşına denk gelen bir umresini sadece hurma ve zemzem yiyerek geçirmiştir. Dönüşünde ise porfiria hastalığına yakalanır.[35]

Kadınlardan danışmak isteyenlerle konuşur, eşlerini şikâyet edenlerin aralarında hakemlik yapmıştır.[36]

Her zaman tedbirli ve temkinli olmasının yanında Allah’a karşı tevekkülü de tamdır. Şehit olmasından iki üç ay önce şehir dışına sohbetlere konjektür müsait olmadığı için gitmesini istemediğini ifade edip bazı uyarı ve isteklerde bulunan oğluna demiştir ki: “Sen işine bak Allah emretmedikçe yaprak kımıldamaz.”[37]

Çocukları çok sever, onlara vermek için cebinde hep şeker bulundururdu. Kendisi hem yetim hem de öksüz büyüdüğü için yetimleri de en iyi anlayacak kişilerdendi. Onlara sürekli üzülür, korur gözetirdi. [38]

Cemaat olarak herkese açıktı, hiç birini dışlamazdı. Siyasî olarak ise Necmettin Erbakan’ı beğenirdi. “Önemli olan bizim başımızdaki insanın beş vakit namaz kılması değil, Müslümanlara sunduğu imkânlardır”, derdi.[39] Açık bir şekilde parti belirtmez, Kur’an’a uygun olarak düşündüğünü seçerdi. Siyasetten ziyade ilmî yönde faaliyetleri vardı. Siyasete yönelik teklifler de geldi ama kabul etmemiştir.[40]

Fakir zengin diye ayırt etmez, ama cemaat arasında fakirlerin hocası olarak tanınır.[41] Zenginler veya çevreden insanlar ona bir emanet verdiklerinde mutlaka yerine ulaştırır. Vefatından sonra açılan sandığında bütün emanetler yazılı bir şekilde kaydedilmiş görülünce yerlerine ulaştırılmıştır.[42]

Bazen şöyle dediği olurdu: “Beni riyakâr ve kibirli zenginler, kendisi kibirli olup konuşmalarımın dokunduğu hocalar, makam mevki sahibi bir takım zevat beni sevmez. Çünkü benim anlattıklarımla onların amelleri arasında dağlar kadar fark var.”[43]

Sert mizacı yoktu ancak İslâm’a leke geleceğini düşündüğü durumlarda gördüğü hatalara göz yummazdı.[44] Yumuşak, dürüst, emin, sözünü tutan, davete icabet eden (riskliyse gitmezdi) yönleriyle her kesim onu sever. “Beni düğünlere derneklere çağırmayın, dertlilerin ağlayanların yanına götürün” derdi.[45]

Gideceği yere genelde yürüyerek gider veya otobüse binerdi. Yolda dik ve seri yürürdü.[46]

Her işini kendi yapar kimseye minnet etmez, bugünün işini yarına bırakmazdı.[47] Yorulunca mehter marşıyla motive olur, galeyana gelir, coşardı. Hastanede yattığı, çok ağrılar çektiğinde motive olmak için mehter marşını söylerdi.[48]

Telefonu, kredi kartı ve bilgisayarı yoktu, kullanmazdı.[49]

Efendi Hazretlerine bir isteği olup olmadığını sorduğunda “Paradan uzak dur”, öğüdüne uyarak, paraya pula düşkün olmayıp hep uzak durur.[50]

Bayram Hoca insanlardan çıkarı doğrultusunda hiçbir zaman para istemez. Ona kendi istekleri doğrultusunda fetva vermek kaydı ile önemli paralar teklif ettiler ancak hiçbirini kabul etmez. Bayram Hoca kendisine edilen bir teklifi şöyle anlatır: “Beni yemekli bir toplantıya davet ettiler. O toplantıya onların tabiriyle kalburüstü kimseler katılmıştı. Benden bir konu ile ilgili fetva vermemi istediler. İstedikleri doğrultuda vereceğim fetva karşılığında bana ve hizmetlerime büyük nakdi yardımlar yapacaklarını söylediler.” Bayram Hoca toplantıyı terk eder ve arkadaşına: “İmanımızı para ile satın alacaklarını sandılar” der.[51]

Arada pikniğe falan gidelim denilse dersim var, işim var der gelmezdi. Bazen kaçamak götürüldüğünde, orada da boş durmaz, Mektûbâtını alır belli bir saat erkeklere, bayanlara ders anlatırdı. Denize girelim denildiğinde “Beni kitapla baş başa bırakın elli yıl hiç durmadan kitap okusam bıkmam” derdi.[52]

B. DİNİ HAYATI

Sünnete bağlılığı oldukça kuvvetliydi, teheccüt namazlarını kaçırmadan kılardı. Gece teheccüt namazına kalktığında pijamayla hemen iki rekât kılıp yatayım düşüncesiyle geçiştirmez, merasime gidecekmiş gibi özenle cübbesini, şalvarını, sarığını bembeyaz giyer, sakallarını tarar o şekilde namazını kılardı.[53] 63 yaşından sonra yaşamayı edepsizlik olarak görürdü.[54]

Allah’a, peygambere itaat edenlere, İslâm’a hizmet edenlere o da hürmet ve hizmet eder, “Osmanlı’ya küfredenin dininden şüphe ederim” derdi.[55]

Lisede “Allah’ım bana güzel ses ve ilim ver” diye dua eder, böylelikle sesi gür ve güzel olduğu için Kur’an okumaya önem verir. Hafızlık dersi de almıştır. Her sabah namazından sonra günde bir cüz Kur’an okur, o gün okuyamadığı zaman akşama mutlaka okurdu. [56]

Sık sık kabir ziyaretlerine gider özellikle Edirnekapı mezarlığında Ali Haydar Efendi, Hasbi ve Hızır Hoca’ları, ayrıca Mehmet Akif Ersoy’u, Ömer Nasuhi Bilmen’i bazen de Sakarya’da babasının mezarını ziyaret ederdi. Ankara’ya gittiğinde de ilk uğradığı yer Hacı Bayram-ı Veli Hz.’nin türbesidir. Talebelerine bazen şöyle dediği olurdu: “Anlamadığınız takıldığınız yerlerde gidin Fatih Sultan Mehmet’ten himmet isteyin” aynı şekilde talebeleri de zaman zaman Bayram hocayı türbede elinde kitabıyla görmüşlerdir.[57]

Sadaka vermesini oğlu Mahmut Öztürk şu şekilde anlatır: Bizden habersiz sadaka vererek düzenli ilgilendiği fakir aile ve talebeleri vardı. Şehit olduktan sonra bazı ablalar gelip “Biz şimdi ne yapacağız, bize Bayram hoca bakıyordu, her ay belli bir miktar veriyordu”, demişlerdi. Şehit olduktan sonra o ablaların gelmesiyle haberimiz oldu.[58]

Rızık endişesi hiç olmazdı. 1986 yılında babasından kalan topraklar satılmış Bayram Hoca da İstanbul’dan bir emlakçının yardımıyla iki arsa satın almış (2001-2002). Birinin park ve bahçelerden istimlâk olmasıyla babadan ayrı olan kız kardeşleri “hiçbir şeyin yok bir de babadan kalan bu yerleri hiç araştırmadan gittin aldın buralarda istimlâk oldu” diye sitem ediyorlar. Bayram Hoca ise “Ben o arsayı alırken Allah bilmiyor muydu oraların park ve bahçe olacağını, rızkım bu kadarmış ne yapayım” diyor. İkinci aldığı arsanın cadde üzerinde kalmasıyla kıymetli bir yer oluyor. Yine aynı kişiler (2004-2005) “Hoca’m biz sana verelim de bize de arsa al” diyorlar. [59]

İslâm’ın geleceği ile ilgili sağlam adamlar, hocalar yetişsin ister. İyi bir hoca olmak amacıyla medreseye giden öğrencilerine “Önce adam olun, hoca olursunuz ama adam olamazsınız” öğüdünde bulunur.[60]

Sık sık cemaatin ileri gelenleri tarafından hacca ve umreye götürülürdü. İlk haccını edebinden sadece zemzem ve hurma yiyerek tamamlamıştı. En son 2005’te umreye gitmiştir. Sohbetlerindeki ağlayış ve yakarışlar orda başlamıştı, gönlünü açarak sohbet etmeye devam etti.[61]

Mekke ve Medine’de de ibadet ve kitapla meşgul olurdu. “Beni kimse dünya işleri ile meşgul etmesin” derdi. İnsanlar bazen alışverişe giderdi. Bayram Hoca’da fırsat buldukça kitap satan dükkân arardı. Oralarda her uğradığımız kitapçıdan onlarca kitap almadan çıktığını görmedim. Dönüşümüzde kafilede olanların yüklerinde hurma, battaniye, elektronik eşya, giyime kadar her şey vardı. Bayram Hoca’da ise kitap, zemzem ve birazda hurma.[62]

Tatile çıkmadan son Mektûbât dersi bitiminde Bayram Hoca öğrencisine: “Sana bir soru, Hz. Mevlana nerde yatıyor?” deyince öğrencisi: “Malum Hoca’m Konya’da meftun” deyince “Yok, yanlış biliyorsun. Hazreti Mevlana burada yatıyor” deyip kalbini göstererek Mevlana’nın şu beytini okumuştur:
Vefatımdan sonra beni yerde arama,
Vefatımdan sonra benim kabrim ariflerin gönlüdür.[63]

C. EĞİTİME VERDİĞİ ÖNEM

Meşhur Pazar sohbetlerini Yavuz Selim Camii’nde “Mektubat okumaları” şeklinde gerçekleştirir. 28 Şubat sürecinden sonra ise sohbetler İsmailağa Camii’nde devam eder.[64]

Sohbetlerini hafız olduğu halde neden tercüme, ayet, hadis şeklinde sakin değil de; celalli, hiddetli yaptığı sorulduğunda “Ben sohbet etmiyorum orada cihad ediyorum, Rasulullah’ın kılıcı burada” diyerek insanlara ilim aktarmanın, irşadın önemini belirtir. Malezya’da bir üniversitenin kurulmasında görev verilmek istenmesine rağmen kabul etmeyip Mahmut Efendi’nin isteği üzerine İstanbul’da talebe okutur. Ailenin de Mahmut Efendi’ye bağlılığındaki aracı Bayram Hoca’dır. Onun önderliğinde cemaate dâhil olmuşlardır.[65]

Bir gün Pazar sohbetinden sonra genç çocuklar gelip Bayram Hoca’ya “Hoca’m biz Tekirdağ’dan maddi durumumuz kötü olmasına rağmen geldik” demeleri üzerine Bayram Hoca da “Haftaya siz gelmeyin ben geleyim” demiş ve diğer hafta şahadetinden bir hafta önce Miraç kandilinin gündüzü gitmiştir.[66] Böylelikle talebelerin tutumuna göre tavrını belirlerdi. Çalışkan, azimli veya pasif, tutarsızlarla ona göre konuşurdu.[67]

“Allah-u Teâlâ bana cennete gir derse bakacağım kapıdan kitap var mı, kitap varsa gireceğim, yoksa girmeyeceğim” sözüyle kitap sevgisini mecazen anlatır, “Sevdiğin bir şey için ölmüyorsan sahte sevgidir. Onun için uğraşma” derdi.[68]

Hiç boş yatmaz, yorulunca uyurdu ama gözünü açar açmaz abdest alır işiyle ilgilenir. Günde bin sayfa kitap okumayı hedefler, mutlaka bir cüz Kur’an okurdu.”[69]

Ona maddi manevi yüksek mevkiler teklif edilmesine karşın adam yetiştirmenin çok önemli olduğunu söylüyor ve depolarda, atölyelerde insanlara, talebelerine ders okutuyordu.[70]

Sohbete, derslere gitmeden önce mutlaka evde tekrar eder, öğrenciler derse geç kalınca da çok kızardı. Oldukça disiplinli, dakik bir insandı. Lafını esirgemez, kimseden çekinmezdi. Son zamanlarında ise sohbetlerinde alışık olunmayan tarzda duygusaldı. Vasiyet eder gibi konuşmasının yanında sık söylediği sözlerinden biri de “Sana taş atana sen ekmek at” vasiyetidir.[71]

Hafız çocuklara –şitt lan buraya gel – tarzında edepsizce hitap edilmesine çok kızar Allah’ın kelamını taşıdıklarının hürmetine saygılı olunmasını tavsiye ederdi.[72]

Özellikle edebiyata, Arap diline, divan edebiyatına ve şiir ezberlemeye önem verir, vaazlarında okurdu.[73]

Çalışma olarak hep istediği düşüncesi: “ Şöyle büyük bir kütüphanem olsun, yanımda çalışan elemanlarım ve hocalarım olsun, fetvalar çıkaralım, hizmet edelim, kapalı durmayalım, akarsu gibi olup açılalım.”dır. Hiç boş durmayıp sürekli vaazlar vermesine rağmen “Dünyada pek bir şey yapamadım ama ahirette çok şeyler anlatacağım”, derdi.[74]

Eğitime verdiği öneme dair sözleri:

Bir anne babanın çocuğuna, bir eğitimcinin, hocanın talebesine vereceği en kıymetli eğitim en kıymetli ders insanın mesuliyet sahibi bir varlık olduğunu ona anlatmaktır. Dünyada en ağır şey mesuliyettir. Kaneviçe işler gibi işlenmelidir.[75]

İstişare edecek, danışacak adam olmayınca kendi yağımla kavrulmaktan başka çarem kalmadı, kendimi kitaplara verdim. Sen ilme varını yoğunu her şeyini feda etmediğin sürece ilim sana hiçbir şey vermez. Bu kadar nazlıdır.[76]

İlmin alternatifi yoktur. Suya benzer varsa hayat vardır, yoksa hayat yoktur.[77]

D. ÖZEL AİLEVİ HAYATI

Eşine “Cennete sensiz girmem” deyip, küçüklüğünden beri aile sevgisine hasretlik çektiğinden, dizine yatar “Beni sev” derdi. Eşiyse “Ona çocuk gibi bakardım” demiştir.[78] Eşine karşı çok anlayışlıdır. Rahatsızlığı olmasına rağmen herkesi kendi psikolojisiyle değerlendirmeyi biliyordu. Gece 3’te bile olsa eşinin hastalığından dolayı dışarı çıkarıp gezdirdiği olurdu.[79]

Çocukları çok severdi. Namaz kılarken odaya kimsenin girmesine müsaade etmezken torunları girdiğinde bir şey demez, önünden geçtikleri bile olurdu. Onları çok sever, yalayarak öperdi. Kendisi gibi yetim olduğu için gelinine de özel değer verir, “cici kızım” diye severdi. [80]

Evde kimseyi rahatsız etmemek için parmak uçlarında yürürdü.[81]

Kimsenin hatasını yüzüne vurmaz, onu idare ederdi. Çevresine sürekli sohbet, vaaz, dersler verirdi. Çevresindeki hırslı, fazla borçlu kişilere: Azıcık aşım ağrısız başım, oğluna da “Oğlum imzayla iş yapma, paran varsa yap, yoksa yapma” der.[82]

2004 yılı ramazan ayında sürekli oğluna teravihlerde “İsmailağa’ya git, Mahmut Efendi’yi gör, gözün bir Allah dostu fotoğrafı çeksin, bu sana dünya ve ahirette en çok yarayacak olan şeydir” tavsiyesinde bulunur. 1 Eylül 2006’da Mahmut Efendi’yle görüşmeleri olmuş ve Mahmut Efendi Bayram Hoca’ya: “Sen İstanbul’un güneşisin.” demesinden dolayı çok mutlu olmuştur.[83]

Hayatında en çok önem verdiği ayrıntılar kitapları ve Mahmut Efendi’ye duyduğu sevgisidir. En severek okuduğu kitap olan Kur’an-ı Kerim’i, her gün okumuştur. 1999 depremi olduğunda teheccüt namazı için abdest alıp kütüphaneye geçti ve yüksek sesle yasin-i şerif okudu. “Kur’an neyi emrediyorsa ben onu yapmaya çalışıyorum, kafama göre hareket etmiyorum.” derdi.[84]

Son sohbetini dinleyenlerle ellerini açarak hep şahadeti istemiş, “Dedeler bedel verdi, bizim de bedel vermemizi nasip eyle Ya Rabbi!” diyerek bedeli de kanıyla ödemiştir.[85]

İnsanlar arasında sürekli kütüphanesiyle ilgilenmesi, kitap okuması ve Mektûbât dersleriyle meşhur olduğu için “ayaklı kütüphane” lakabını alır. Evinin telefonları hiç susmaz, sürekli insanlar soru sorar, danışırlardı. Danışanlardan on dakika sonra tekrar aramalarını ister, aşağı kitaplara bakar cevabını söylerdi. Bildiği soruları bile yine de kitaplara bakarak cevaplamıştır.[86]

Kürsüde neden bu kadar sert konuştuğu sorulduğunda, “Ben bir kişi için konuşuyorum, anlattıklarımı bir kişi anlasın o bana yeter ve muhtemelen o da kadınlardan çıkacak” der.[87]

Çevresine karşı sert ve celalli bir yapısı olmasının yanında esprili ve şakalar yapmayı sever. Yoldan geçenlere takılır, espri maksadıyla manalı konuşurdu. İnsanlar kürsüde yanına gitmeye korkarlardı ama aslında bambaşka bir insandır. “Hayatta en çok korktuğum şey birinin kalbini kırmaktır. Kâbe’yi yık ama gönül yıkma” düşüncesiyle öfkesi bile farklıydı.[88]

Çevresine verdiği öğüt sürekli “Adam olun, okuyun bu yolda devam edin” sözüydü. “Şehitlik” ise sık sık dillendirdiği kavramdı.[89]

Abidin Bozyiğitbaşı Bayram Hoca’yla yaşadığı kitap anısını şöyle aktarır: Bir gün bana telefon açtı, “Sultanahmet’te bir kitap var onu al, gel” dedi. Ne kadardır diye soramadım. Gittim kitabı aldım getirdim. Yeni baba olan bir adamın kucağına çocuğunu vermiş gibi aldı, baktı baktı kitaba ve “Tamam oğlum, bunu ister zekâta ister fitreye ya da borca neye sayarsan say” dedi. 2005’te umreye gittiğimizde kalan riyaller vardı, bir daha gidersem kullanırım diye Hoca’m onları kütüphanede bir yere koymuş. Eşi o parayı almış ve beni çağırıp “Bu Bayram Hoca’nın kalan umre parası, sen de bunu umreye, hacca gittiğinde rahat rahat harca” dedi. Aldım parayı saydım, tam o aldığım kitabın değerindeydi. Neye sayarsan say demişti, ben hiçbir şeye saymamıştım öyle bırakmıştım. Giderken bıraktığı o riyaller kitabın borcu olarak bana geri geldi.[90]

“Ben öldükten sonra arkamdan mehter marşı çalmalarını isterim” derdi. Bizde mehter çalalım mı çalmayalım mı diye muallâkta kalmıştık. Bir âlim der ki “Ben öldüğümde eğer şeker dağıtılırsa bilin ki şahadet üzere gittim.” Bayram Hoca da vefat ettiğinde bu şekilde yapılmasını istemişti. Biz de bayram havası gibi cenazesinde şeker dağıttık. “Âlimin mürekkebi şehidin kanından ağır basacak” demişti sohbetinde. Bayram Hoca’mın kanı da var mürekkebi de var Mevla’m istediğini tartsın.[91]

[1] Çalışmanın buradan başlayıp “Bayram hocanın fikir dünyasından” kısmına kadar olan bölümü “Emine ERGÜN”ün “Bayram Ali Öztürk’ün hayatı ve Tasavvufî Görüşleri” (Ankara 2012) isimli tezinden alınmıştır.

[2] Aktaran: Mahmut Öztürk (amcasının oğlu)

[3] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[4] Akt: Mahmut Öztürk (amcasının oğlu)

[5] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[6] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[7] Akt: Kâniye Öztürk

[8] Akt: Mahmut Öztürk (amcasının oğlu)

[9] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[10] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[11] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[12] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[13] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[14] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[15] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[16] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[17] Akt: Ahmet Maltaş (damadı)

[18] Akt: Mahmut Öztürk (amcasının oğlu)

[19] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[20] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[21] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[22] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[23] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[24] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[25] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[26] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[27] Akt: Elif Öztürk (gelini)

[28] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[29] Akt: Ahmet Maltaş (damadı)

[30] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[31] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[32] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[33] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[34] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[35] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[36] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[37] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[38]Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[39] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[40] Akt: Ahmet Maltaş (damadı)

[41] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[42] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[43] Abidin Bozyiğitbaşı, “Bu Çelik Yelek Benim Şehadetimi, Rabbime Kavuşmamı Engelliyor”, Beyan Dergisi, Bayram Hoca özel sayısı, Eylül 2007, s.10.

[44] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[45] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[46] Akt: Ahmet Maltaş (damadı)

[47] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[48] Akt: Ahmet Maltaş

[49] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[50] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[51] Koyuncuların Şeyhi İsmet Efendi, “Para İle İmanımı Satın Almaya Çalıştılar”, Beyan Dergisi, Bayram Hoca özel sayısı, Eylül 2007, s.21.

[52] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[53] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[54] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[55] Akt: Ahmet Maltaş (damadı)

[56] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[57] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[58] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[59] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[60] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[61] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[62] Terzi Ahmet Efendi, “Ahmet Beni Götürecekler”, Beyan Dergisi, Bayram Hoca özel sayısı, Eylül 2007, s.16.

[63] Ahmet Özen, “Artık Nereye Geliyorsunuz? Ömür Bitti Ömür”, Beyan Dergisi, Bayram Hoca özel sayısı, Eylül 2007, s.29.

[64] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[65] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[66] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[67] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[68] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[69] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[70] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[71] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[72] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[73] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[74] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[75] 2006 yılı Hanımlara Mektubat dersinden alıntıdır.

[76] 2006 yılı Hanımlara Mektubat dersinden alıntıdır.

[77] 2006 yılı Hanımlara Mektubat dersinden alıntıdır.

[78] Akt: Fatma Öztürk

[79] Akt: Elif Öztürk (gelini)

[80] Akt: Elif Öztürk (gelini)

[81] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[82] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[83] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[84] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[85] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[86] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[87] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[88] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[89] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[90] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[91] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

Lalegül Dergisi Blog kapağı

Lalegül Dergisi Cübbeli Ahmet hoca efendinin hapisten çıkışının ardından kendi uhdesinde çıkartığı aylık ilim kültür ve fikir dergidir.  Geniş yazar kadrosu ve Mustafa Özşimşekler hoca efendinin editörlüğünde her ay yayınlanmaktadır. Dini meseleleri ve gündeme dair meseleleri, tarikat, tasavvuf gibi konuları içeren lalegül dergisi, tüm Türkiyeye gönderilmektedir.

Hüsamettin Vanlıoğlu, Resul Bölükbaş, Mustafa Özşimşekler gibi ismailağa camiasının yetiştirdiği nadide hocaefendileri bünyesinde barındırdığı gibi Ali Eren, Kemal Arkun gibi değerli kalemlerinde yazıları Lalegül Dergisinde yayınlanmaktadır.

Her ay Dualar ve Esmaül Hüsnanın sırları gibi az bilinen ilimlerin paylaşılması Lalegül Dergisine olan teveccühü arttırmaktadır.

 

Lalegül Dergisinin Tüm Sayılarına ulaşmak için BURAYA TIKLAYINIZ!